10 Ocak 2012 Salı

Bir arabam yok

ki binip gideyim buralardan. Diyeceksin ki başkasının arabasına bin git ama istediğim o değil. Üstü açık bir arabayla kaçarken altı açık hayallerimden, yüzüme gerçek bir rüzgar vursun istiyorum. Omzumda kalan gözyaşlarının oluşturduğu bulutların rüzgarı daha güçlü çünkü ve yakıyor yüzümü.

Bir daha hiç.. ile başlayan yüzlerce şey sıralayabiliyorsam peşinden ve sıraladıklarım bir sıra dayağından geçiriyorsa kalbimi, sen küçük burnunla güzel gözünün arasındaki hatta seyreden damladan kıymetlisin demektir benim için. Bir arabam olsaydı ve üstü açık olsaydı ve kaçabilseydim, şu an ayağa kalkar ve göğsümü de açardım rüzgara. Göğsüne yapıştırdığımda kalbinin ne kadar hızlı attığını anladığım, senin öptüğün ve şimdi içindeki nefesi tutmak isteyen göğsümü. Yıllarca sarhoş bedenleri döven, içindekini bir matruşka gibi kat kat zırhın içine saklamış, ama senin tek bir gülücükle açtığın göğsümü. Ve bağırırdım; ''Ey yüzyıllardır her yere giren, her yerde esip gürleyen rüzgar, bir gülücüğün yok ki giresin bu çıplak göğsümden içeri. Ağzının bir kıvrımı yok ki zırhlarımı delip giresin. Git ve kudretini sına çünkü artık masallar yok, ve masallar yoksa rüzgara ihtiyaç da yok''

Bir arabam yok. Ama yine de rüzgara artık ihtiyacım yok...

9 Ocak 2012 Pazartesi

Sahipsiz masallar da yazarım inanmasan da


O'na yazdığım her masalı önce anlatmıştım oysa ki. Ben de tüm masallarımı O'na yazmak istiyordum ama hayat karmakarışık ve kalabalıktı. Baktığım yerde O'nu görebildiğim her zamanda mutluydum, ama ikna edememiştim işte.
İkna olmadan da uyumuştu. Beni uyku kadar sevmesini istedim, uykusuzluğunu gördüğüm için. İnandırabilmek için bir rüyaya sızmak için konuştum uykuyla, ama sonra vazgeçtim. Yorulmuştu bir kere rüyasına girdiğimde, korkmuştu. Çok az şeyden korkuyordu -çok az şeyi sevmesi gibi- ve üç gündür yağan yağmur da işe yaramayacağını söyledi. Islandım daha terim soğumadan.
Çünkü yorganım kalın demiştim sana..

29 Aralık 2011 Perşembe

elma şekerinin etkisizliği

masallar prensesi o kadar üzgündü ki alt dudağını ormanın en büyük arısı sokmuş gibi sarkıtmıştı. mutsuzluğu çok zor ve alışılmadıktı, o kadar uzaktı ki bu durum, onu tanıdığında içinde olduğu karanlık orman bu halini görse sevinirdi.
seni özledim'in sonuna tamam mı? koymuştu ki, kendini zorda hissetmesin. herkes gibi ve herkes kadar özlenmek istiyordu ama bunu sağlamak kırk çeşit baharatla yapılmış bir iksirin içinden karabiberi ayıklamak kadar zordu. eve döndü ve uyudu, veya uyuyormuş gibi yaptı.

o görüyormuş gibi..

30 Eylül 2011 Cuma

masalın devamı


hiç prens olmayan kurbağa ve prenses gülerek yürüyorlardı. el ele olmadıklarından bazen araya bir dağ giriyor, o dağın iki yamacında yürürken birbirlerini göremiyor, fakat sonra tekrar buluşup gülüyorlardı. ayrı kaldıklarında hep kedileri ve köpekleri seviyorlardı, her ikisinin de sevdikleri olduklarından.
yürüdüler, yürüdüler ve hiç dağ olmayan bir yere geldiler. çöl de değildi burası ama tam ortasından büyük bir nehir geçiyordu. kurbağa prensese 'ne zaman?' diye sordu. 'bilmem' dedi prenses. köpekler havladı, prenses onlara doğru koştu.
kurbağa bir daha öpüldüğünde prens olacağını düşündü ve yavaşça yürüdü. köpek yine havladı...

22 Eylül 2011 Perşembe

dün çok yağmur yağdı

tanrıyla bile ondan daha kolay konuşabildiğimi söyledim ona. güldü, ağzı kıvrıldı. öptüm ama başından. başından beri öpmek istediğimi anlasın diye. anladı.

17 Eylül 2011 Cumartesi

uyuyan dev


aslında dev falan değildi. tavşanların, karıncaların ve arıların hepsinden büyüktü ve küçük olduğu şeyleri düşünmüyordu. yumruğu kadar olduğu söylenmişti küçükken, birkaç hafta önce de o hatırlatmıştı bu orantıyı. sadece o'ndan küçüktü şu an.
uyanmıştı işte ve uyumadan önce çok büyüktü, o zaman dev diyebilirim diye düşünmüştü uyurken hiç yokmuş gibi yaptığını gözardı ederek. bunu insani bulup kendini avuttu. insanların mutasyonla kullanmadığı organlarının köreldiğini biliyordu ve o yüzden uyutmuştu kalbini. aklı vardı hep kullanması gereken, bağnzalaşmaya çalışmıştı ve eğlenmişti içki içmesini beceremeyen bir köylü gibi. hadsizdi.
dün avuçlarının arasında küçük bir balık o kadar çırpınmıştı ki, göğsüne koydu onu. su yoktu ki olsa da kaybetmemek için suya bırakmak istemiyordu. göğsüne o kadar bastırdı ki, unuttuğu, uyuttuğu şey çalıştı balığın çırpınışından.
suda kalp atışı duyulur mu acaba?

11 Mayıs 2011 Çarşamba

sevin

aklından bir sayı tut dedi aniden. hala 3 kişiydik ve daha önce tuttuğum sayıları 'o' da biliyordu. gözlerine bakmadan yeni bir sayı tuttum, bildi. kötü olan üçüncü bilemedi şimdilik ya da çaktırmadı bize.
ha tuttuğun sayıyı bildi de ne oldu derseniz, bilmem
sayı kullanmayalı çok zaman oldu.