23 Kasım 2010 Salı

icazet

alamadım


onu çok özlediğimi falan da söyleyemedim.çok rahatmış gibi yapıp bazen harflere ayağa kalkıp bastığımı da.fotoğraflardan bahsettim biraz biliyordum onu rahatlatır fotoğraflar ki zaten içlerinde ben yokum adım var.gözümün önüne gelen her harfle ilgili bir anı bulup bir türkü tutturabileceğimden de bahsetmedim.aslında hiçbir şey anlatmadım sana.her şeyi anlatmış gibi yaptım ki bık benden.

bık yazdığım için güleceğini bilmek paha biçilemez..


31 Ekim 2010 Pazar

inan ki


    birini inandırmakla birine inanmak paralel evrende birbirine asla rastlamayabilecek iki şeyken paralel olmayan evrende sen ve ben birbirimize rastladık.en son evinin önünde küçük bir gözyaşından yansıyan ay ışığı bugün daha da aydınlatmıştı güzel yüzünü ki ben hep güneşte görmeye alışmıştım ağzının yan kıvrımını.belki aklından bir sayı tut dediklerinde gelmiyorsun aklıma artık ama oraya düştüğünde yine de zırhınla düştüğünden acıyor kalbim ve ona yakın organlarım.hiç gitmesen mutlu olur muyum?


hiç gitmeyen bir kadın olmadı ki bileyim 

23 Ekim 2010 Cumartesi

gtalk about you and me

normalde gidip açmaya üşeneceğim küçük pencereye her ışık gördüğünde küçük taşlar atan kolum bir zamanlar ona yaslanan başını özlediğinden yapıyor bunu.beynimin ona hakim olması gereken bölgesi de sende olduğundan durduramıyor bu arsız hareketi.ya o kolu keseceğim,ya da gözlerimi dağlayacağım ki ışığı görmeyeyim.


 

17 Ekim 2010 Pazar

tesisiz pazar sendromu


ederimin altında satıldığımı hissettiğim bu sessiz günde var mı ki beni gözleyip gözeten?sessizdir varsa o çünkü ben birine doğru bakmadan daha güzelimdir.biliyorum çünkü objektife bakmadığım fotoğraflarım da diğerlerinden iyi ve gerçektir.

14 Ekim 2010 Perşembe

bazen

yazmıyorum ki konuşabileyim

6 Ekim 2010 Çarşamba

arkadaş olalım

olmayalım


evet kabul ediyorum iyi bir adamım.hayatında da hep var olmamı istiyorsun ama.bunu ben ve vücudum -çoğu zaman farklı hareket ederiz- istemiyoruz.bu duygulara ihanettir çünkü.sen ve ben birbirimize,birbirimizi isteyen gözlerle baktık.evet belki artık öyle bakmıyoruz ama güzel günlerdi ve çok az kadınla güzel günler yaşadım o kadınlardan ötürü.sen birlikte olduğum güzel bir kadın olarak yerini al bu adamın biyografisinde ki o hiç yazılmayacak bir şeydir merak etme.


yazılsa da isimler olmayacak.sadece yamulan bir gülücükle anlayabileceğin bir kaç isimsiz anıyı hatırlayabilirsin.o da hatırlarsan.

25 Eylül 2010 Cumartesi

eksen kayması


hep gördüm.dünyanın kendi etrafında döndüğünü sanan o kadınlar hep oldu etrafımda.onlara  müdahale etmedim hiç bu konuda  hatta onayladım.hoşuna gitsin diye değil ama,yanlarında olmak istemedim gerçeği öğrendiklerinde.bir kadının hüznü bir balinanın karaya vurması kadar anlaşılmaz ve müdahale edilmezdir çoğu zaman.orada olmak istemem ve kaçarım.sadece sevişirken kulağına fısıldarım hafifçe

içindeyim ve artık ikimizin etrafında dönüyor


anlayan olmadı



23 Eylül 2010 Perşembe

aptal burus

kaçan kız uçmuştu.uçtuğu yeri yön olarak biliyordum sadece.kuş olsam o yöne uçar mıydım diye düşündüm ama bilemedim.ona sordum o yokken -geleyim mi?- diye,yok dedi.

birinin vereceği cevabı bildiğin ukalalığıyla ona sormamak dünyanın en aptalca şeyiydi.

19 Eylül 2010 Pazar

eylül mektubu

sevgili judith;


düştüğüm o çukura bakımlı elini uzattığın ilk gün farkettiğim şeydi gün geçtikçe güzelleşeceğin,ve haklı da çıktım.gittiğin kır gezisinden dönüşte gözümü aldı parıltın,lakin benim değildi o parıltı.

bunu anlamak çözmeye yetmiyordu büyük bir ozanımızın dediği gibi,fakat erkek egosu da öyle olmadığına inandırmaya çalışıyordu bedenimi ama nafile,benden gitmiştin ki bunu sen de mektubunda belirtmişsin ve çoğunlukla belirttiklerini onayladım narin ruhun sebebiyle.istenmediğini bilmek en büyük erdemdi ve bunu oymaya çalışan merak,özlem gibi duyguları dizginleyebilirdim.


sana bunları okumadığını bildiğim için yazıyorum,bir de kafamda senin ne olduğunu bilmediğini bildiğim için.anlamak çözmeye yetmese de rahatlamama yetebilir belki.sonuçta sen ve ben aynı dili konuşan,aynı dine mensup ama sınır koyup ayrılan iki ülke krallığı gibiyiz,üzüntü kaçınılmaz.

en azından sen üzülme.



sevgilerimle...

17 Eylül 2010 Cuma

15 Eylül 2010 Çarşamba

kaç?

kaçıyordu.

kaçılacak bir adam değildim öpülecek bir adam da değildim ama öpmüştü.öpmek önemliydi ve bunu ona da söylemiştim.her kadını öpmüyordum ,öptüklerimden bazıları da gerçek kadınlar değildiler.

kızıyordu bana.kızdığı ben değildim aslında,benim hala var olmamdı.olmamalıydım çünkü öylesine bilmişti ve öylesine dik kafalıydı ki,sen! dediğimde hayır sen! diyordu


kolumu göğsünün üzerine koydum.benim kafamda gitmemesi,onun kafasında ısınması içindi o kol

12 Eylül 2010 Pazar

git ki


alnımdan öptü.ayrılık öpücüğü hissiyatında ama aslında varlığını anlatan bir öpücüktü.hani eskilerin buse dediğinden.kafamı karıştırdı ve az önce öptüğü yer kırıştı.korkmadım,eceli bilemem ama korkunun gidene faydası yoktu.ecelle tek benzerliğiyse; giden de gideceğini söylemiyordu.

2 Eylül 2010 Perşembe

eylül


havadan sudan konuşurken gülen yanın sustuğunda ben anladım ki hava ve susuz da yaşayabiliyoruz bu topraklarda.hava aramızdaki tek katman olarak ciğerlerimizi doldurduğunda içindeki havayı almıştım içime ve soluksuz kalmıştım sen gözlerime gözbebeklerini titreterek bakarken.lensler beni yanıltmak için icad edilmiş ve karşıma dikilmiş birer yeldeğirmeniydi ve sen değirmen olduğunu kabul ediyor ama rüzgaıma güvenmiyordun.birkaç küçük anıyı yanıma aldım ve döke döke yürüdüm susuz topraklarda belki izlerimi takip edersin diye.

31 Ağustos 2010 Salı

o kadar da


'o kadar da değil' in en çok kullandığım laf olduğu günlerde 'o kadar' olduğunu iddia edenler,'o kadar' mı acaba? diye kararsız kaldıklarım ve ben oturmuştuk güzel bir ağacın gölgesine.senli benli olduklarım ve sizli bizli olduklarım haremlik selamlık oturmuşlardı ve diğerleriyle ilgilenmiyorlardı.benimle de.sevmiştim bazılarını ne yalan söyleyeyim,belki onlar da beni.sevgi bitebilen bir şeydi, başlayabildiği için hiç şüphesiz.konuştuk ve sustuk,biz susunca kuşlar konuştu,onlarınki daha iyi bir muhabbetti muhtemelen.gölge hepimize yetmeyince kalktık ve kuşlar da uçtu.

düşündüm de ağaç aslında 'o kadar' da güzel değildi

28 Ağustos 2010 Cumartesi

judith ve ben

kayalıklarda oturuyorduk.aslında hep iskelede otururduk ama şimdi iskeleyi yıkıyorlardı.yıllardır kasabanın tüm aşklarının yeşillendiği iskele artık olmayacaktı.

judith az önce bana beni sevmediğini söylemişti.inandırıcıydı.zaten inancımıza göre aşk denizin görmediğimiz bölümünden gelir ve bir esintiyle kalplerimize yerleşirdi.sevmediğini söylüyorsa esintiyi hissetmemişti ve ne yapabilirdim ki?

ayaklarımıza arada sırada değen dalgalarla oynuyorduk judith ve ben.iskeleyi izliyorduk bir yandan da.muhtemelen şimdi elinde balyozla onu yıkan adam da kadınıyla orada buluşmuş,denizden gelecek esintiyi beklemişti.suratında memnuniyetsizlikle vuruyordu tahtalara.

judith ve ben ayrılacaktık az sonra.hiç sarılmamamıza rağmen üzerimde bir saç telini buldum.hemen rüzgara verdim onu



bizi kavuşturmayan rüzgara.

23 Ağustos 2010 Pazartesi

görsel güç



belki bu kadar fark yoktu ama fark edebileceğim kadar özlemiştim.şeftalim bittikten sonra uyudum.

16 Ağustos 2010 Pazartesi

az


küçük nefesimin iki olduğu an unutturdun sen bana üzerime çevrili namluları -boş olduklarını bilsem de- ve tavır almış ve bedelini ödememiş bedenleri de unutturdun.

anlamlar yüklememek bedenimin ilk tepkisidir


korkma

13 Ağustos 2010 Cuma

bugün

gel demenin en naif şeklini ararken kabalaşmıştı.gel'in karşılığının aslında git olmadığını düşündü,gel'in karşıtı burukluktu çoğunlukla.uyumak yine anlamsız bir hal almıştı ancak uyandığında yalnızlığını farkedebildiğin için.terinin tuzunu hissetti ve sağ kolunu bırakıverdi yatağın üzerine.sol kolu uyuduğunda düştü ancak 

11 Ağustos 2010 Çarşamba

enselenmek

şu an fark ettim ki çaresizce yakalanan adam gözünüzün önüne geldiğinde ensesinden yakalanmış oluyor ve enselenmek de buradan geliyor olmalı.şu an fark etmedim ki ben aslında çok sıkılmışım.enselenmeden girebileceğim oda ısısında bir kovuk çağırıyor mu çağırmıyor mu beni anlamazken bunu çok da düşünme dedin sen bana.hem çok düşünmek için çok yeni hem de düşünmemen için çok eskiyim.

kafam karışmadı.birkaç duyum hareketlendi ama kaldılar öylece.

şüpheli duyular

6 Ağustos 2010 Cuma

takat


sıcağa rağmen hızlı geçiyordu zaman.televizyon karşısında yüksek atlamanın fiziksel olarak mantığını çözmeye çalıştığım bir başka gecede bavulumu toplayıp gidebileceğim yerlerin sayısının ne kadar çok ama gitmek istediğim yerlerin ne kadar az olduğunu düşündüm.

vazgeçileli ve özlenmeyeli çok olmuştu.o iki, biz üç olup matematiğim şaşalı da.birkaç heykel öpmüştüm kokularını almadan,kokumu vermeden,şımartmadan ve üzmeden.


eriyorum ve dolaba koyduğunda  eski şeklimden başka bir şey olarak düzeleceğim cebinde eriyen bir çikolata gibi

1 Ağustos 2010 Pazar

gölgelerin gücüne gidenler

sıcaktı.vantilatörü gölgeme yöneltmiştim o daha kötü durumdadır diye.zaten ona karşı mahçuptum son zamanlar.gittiğim her yere gitmek istiyor muydu ki? hiç söz hakkı tanımadığım biriydi o.belki de sarışındı.sevdiğim hiç bir kadının gölgesini sevmemiş,babamın gölgesine baba dememişti belki de.koşmak istediğimde durmak istemiş de olabilirdi.acıkmadan kaç kere yemek yedi acaba benim yüzümden?

bunları yazana kadar güneşin iyice ilerlemesiyle büyüyen gölgeme baktım ve fark ettim ki ışığı kapattığım anda özgürdü o.nereye gittiğini ve ne yaptığını da bilmiyordum.vicdan yapmayı bırakıp asıl mağdurun ben olduğuma karar verdim.o özgür kalabiliyordu.


biraz daha büyüdü.

26 Temmuz 2010 Pazartesi

soru işaretinin de noktası var

durduğumdan beri -dur dediğin için- kaç kere ters düz ettim şilteyi uyumadan sırf dönüp duruyorum diye üzerinde? uyuduğumdaysa kaç sabah aramadım seni o şiltenin bir ucunda ?

kızmadım mı sanıyorsun o şehirleri,senin ve benim yaşadığımız şehirleri dere yataklarının kenarına yaptıkları için?boğulmadım mı her taştığında dereler küçük bentlerimizi alaşağı ettiğinde?ve sıkılmadım mı sanıyorsun her cümlemin sonuna soru işareti koymaktan..

23 Temmuz 2010 Cuma

oralı bile değilsem nereliyim?


        sırf sana benziyor diye sırf'a aşık olmuştum ve aramız da iyiydi.istediğim zaman bir yere sırf yazabiliyordum ve dünyanın en güzel şeyi değil miydi birinin sadece sen istediğinde yanında olması?tadını çıkarıyordum ama çok da alışmamaya çalışıyordum.sırf mutlu muydu bilmiyordum ama senin de mutluluğundan emin değildim ve bu da bir başka benzer yönünüzdü.

         bütün hikayeyi -di li geçmiş zamanda yazmama rağmen hala sırf a aşığım

22 Temmuz 2010 Perşembe

19 Temmuz 2010 Pazartesi

bir yaklaşık sonuç

son işime başladığım zamanlarda sesle ilgili ulaşılabilecek en üst seviyenin sessizliğin sesini yapabilmek olduğunu düşünmüştüm ya da bunu birisi söylemişti.hala tam olarak başaramasam da yaklaştım sanırım.

hayatımın hiçbir dönemi böyle sessiz olmamıştı çünkü.belki de hayatım zaten bölümlerden oluşmuyordu.yekpare bir ağaçtı ve iyi işlenmiş olduğunu umut ediyorum.duymuyor olmakla duyarsızlık arasına sıkıştım.duyarsızlık cehaletin bir kolu olarak rahatlatıcı oluyor yalnız kaldığınızda ama etrafınızda sizi tanıyanlar olduğunda hemen dönüyorsunuz her şeyi düşünmeye ve bazen de düşlemeye.


düş görüyorum,düş beni görmeden.

16 Temmuz 2010 Cuma

pastel çocuğun ölümü

ölmeden bağışladım bir kaç organımı ve bu beni sevmeden sana gelmem kadar aptalca olduğu kadar aynı oranda kaçınılmazdı.kalpsiz idare edeceğim -ne kadar olduğunu kestiremediğim- bu sürede tek korumam gereken organım midemdir ki kusmayayım ve görmeyesin içimdekileri.ve bağışladığım diğer organlarım da renklerimdir.sadece birisini vermiyorum o da üzerinde belli belirsiz tek öpümlük dudak izi olduğundan.


hiç bir pastel boya sonuna kadar kullanılmamıştır bu dünyada.

15 Temmuz 2010 Perşembe

sa-lağım

düşmüştüm işte.belime kadar bokun içinde duruyordum.kımıldamıyordum daha fazla yerime bulaşmasın salak düşüncesiyle.konuşmak istedim seninle veya onunla,farketmezdi senin veya benim için ve duymazdın sen veya o.yerin biraz altında beni aramayı erteleyen bir kadın vardı ve bu bir cep telefonunun alarmını ertelemek kadar tatlıydı onun için..

13 Temmuz 2010 Salı

gölgeçen hanı


gölgem bana dedi ki


sen git bir uydu bul kendine ve tadını çıkar,seviyormuş gibi yap ama arada bir gidiyormuş gibi de yap,kıymete bin,haşmetten in,düşünme sakın

ben senin yerine severim onu.

9 Temmuz 2010 Cuma

s(t)anık

kadın sinirliydi.gülüyordu ama sinirliydi biliyordum.sus dedi bana.aslında sustum ama fısıldadım bazen içimden geleni,bazen sadece baktım.bakarak anlattığımı sandığım her şey aslında bıkarak dinlediği şeyler-miş-.kendini anlatamadan gitmesi kötüymüş ya da kendini anlatamadan gitmek.

başka sorunuz var mı? dedi hakim ya da ben öyle sandım ve yok dedim sonradan umursamamam gerektiğini düşündüğüm sorular kafamdayken.umursadım ve umursayacağım o soruları arada sırada ama hayatımızın bir anayasası varsa değişmez kurallarından biri var ki özlemiyorsa başka soruya gerek yoktur.


s(t)anık sizindir.

6 Temmuz 2010 Salı

çıkarma

sakızdan çıkan fal

cebimden çıkan bozuk para

ağzımdan çıkan gaf

düşümden çıkan sonuç

şapkadan çıkan gergedan

bunlardan çıkan sonuç

benden çıkan sen

3 Temmuz 2010 Cumartesi

bir gün


küçük güvercinin ayağına o notu bağlamadan önce hiç düşünmedim.içimden geldiği gibi davranmak orta denilen bu yaşlara kadar hiç işime yaramamışken belki de çok ortada değildir o dedim ve o ince ayağa iliştirdim notu.nasıl olsa emily nin yanındaydın ve sorun olmazdı.konuşamadığım ama güzel bakan bir hayvanın insiyatifine bırakmıştım o büyük aşkımı.belki de uzak olduğundan büyüklüğünü kestiremiyorumdur.bu keşmekeşe girmeyeceğim.

yazdıklarım mı yoksa sildiklerim mi daha çok bok ediyor hayatımı diye düşünürken sildiklerimin bunun farkında olmadığını anladım.sen,sen ve sen bittiniz dedim açık açık.bir tek ona diyemedim ki hala bunları yazıyorum.bir gün o da biterse yazmayacağım.yazmak içten gelen bir iş olarak durabilen bir fiil olmasa da ..


kaç bakalım.


1 Temmuz 2010 Perşembe

köpek çözümleri (renksiz)


yoz, yobaz ve işe yaramazım artık.hala yaptığım bazı şeylere hayranlıkla bakanlar olsa da bu haklarında ne düşündüğümü bilmediklerindendir.

aşk tatlı ve aynı zamanda dilimi boyayan bir şekerdi.dil çıkarmayı pek sevmediğimden anlamadı insanlar,-anlamadın-.yorulduğumda dilim çıktı sadece dışarıya bir köpek gibi.köpekler gururlu hayvanlardır genelde,benzemekten gocunmam.bir köpek bunu anlasa o da gocunmazdı.

hep kaçıkları sevdim.dost edinirken ise hep aklıselimleri.bunu bir öğüt olarak tutturabilirim bedenlerinizin bir köşesine ama yapmam.öğütleri zaman öğütür.


ya şeker yememek lazım ya da yorulmamak.



29 Haziran 2010 Salı

hırsız burus

ilk kez mi bir fahişeyle yatıyorsun?dedi

sen fahişe misin?diye şaşırarak sordum

bana öyle hissettirdin dedi.düşündüm haklıydı.adı bile aklıma üçüncü denemede gelmişti oysa bir haftadır tanışıyorduk.

kafam karışık biraz demek istedim ama sonra bir amerikan filmine çevirmeyeyim diyaloğu diye vazgeçtim.özür de dilemedim.sustum

fahişe gibi hisseden bir kadına göre fazla sakindi.paranoya yapmamak için vücut duruşuna baktım ama rahattı.bir an onun hayal olduğunu düşündüm.

sigara içmemen çok sıkıcı

diyince irkildim.

ibonun evde bıraktığı paket geldi aklıma.kalkıp alırken iç çamaşırı giyme ihtiyacı duydum.kadına karşı dikkatli davranma içgüdüsüyle dolmuştum.sanki sürekli beni izliyordu oysa kadının umrunda değildim .erkek salaklığıyla çaktırmamaya çalıştığını düşünüp egomu indirmedim.yürürken bana bakıyor muydu?

sigarayı uzattım.ateş bulamayınca başka bir kadın için biriktirdiğim renkli kibritlerden birine uzandı.itiraz etmek istedim ama o kibritlerin sonsuza kadar bende kalacağına dair bir bakış attı bana.ya da ben öyle gördüm.yaktı.


sabah bacağa giren o iğrenç kramplardan biriyle uyandım.gitmişti.aslında hiç gelmemiş gibiydi.sadece küçük bir not bırakmıştı.



bedelini ödeyemeyeceksen satın almaya çalışma

çalmayı dene...



26 Haziran 2010 Cumartesi

kupa


daha öylesine olsun diye ısınmadan daldım sahaya.rakip kimdi,benim takımımda kim vardı düşünmedim bile. bana at! diye bağırıp duruyordum mahallenin göt çocuğu gibi.dayanamadılar bağrışıma ve attılar topu önüme doğru.koşuyordum sadece 


ıskalamıştım.birden gökyüzü yemyeşil oldu.aslında o gördüğümün çimenler olduğunu anladığımda gülümsedim ve gökyüzüne düşmeyi bekledim.kafa üstü düşmek istiyordum ki iyice canım yansın.yansın ki bir daha oynamayayım.sol omzumun üzerine düştüm ve köprücük kemiğimin kırıldığını duydum.hissetmedim

ıskaladığımda lifim de atmıştı ve onu da hissetmemiştim.hastanede yatmak istemedim çünkü hastalık içimdeydi vücudumda değil.bir daha oynamayacaktım.oyuna olan aşkım vücuduma olanın önüne geçmeyecekti.


o çok istediğim kupaya bir kez daha baktım.başka birinin elinde yükseliyordu.yorulmuş,yaşlanmış ve kıyaslanmıştım

bir daha oynayamayacaktım.

24 Haziran 2010 Perşembe

ucu görmek

elimde kaynak makinasıyla şuursuzca giriştim bizi bağladığını düşündüğüm zincire.görebildiğim,ulaşabildiğim kadarını tamir edecektim.sıcaktı ve üşüyordum

bu kadar mı küçük beyinlisin?

dedi ama sorudan çok cevabını bildiğimiz bir edayla sormuştu.başımı önüme eğdim


zincirin ucu onda değildi.görmek istemiyordum sadece..

21 Haziran 2010 Pazartesi

du var


boy boy afişlerini görmemek için hepsini yırtmak mı duvarları bile yıkmak mı lazım diye düşünürken uyuyakalmışım.uyandığımda yanımda yoktun tıpkı uyumadan önce olduğu gibi.ve hiç kimse gurur duymadı bugün benimle kalbim kırık diye.

19 Haziran 2010 Cumartesi

çerçi

aslında tam bir çerçi sayılmazdı

boynuna astığı küçük camekanlı bir kutusu vardı.normalde diğer çerçilerin eşşekleri olduğu için köyün çocukları ona yayan çerçi diye isim takmışlardı.çocukların en sevdiği ama aynı zamanda en çok dalga geçtikleri adamdı o.kimse adını da bilmiyordu,soranlara her defasında ayrı bir isim söylediğinden artık kimse ilgilenmiyordu bu durumla.köyün hemen dışındaki evine giden de olmamıştı.

yine düşe kalka yürüyordu.aşık olduğu kadın yıllar önce ona mutluluğun çok yakınında olduğunu ama göremediğini söylemişti.çerçi düz mantıklıydı ve doktora gidip yakını göremediğini söylemiş,doktor da ona bir okuma gözlüğü vermişti.yıllardır o gözlüğü takıyordu ve gözleri bozulmuştu tabi.haftada bir kasabaya gidip mal alacağı zaman köyden insanlar yardım ediyorlardı.köyde ise her yeri adım hesabı ezberlediği için zorlanmazdı.dükkanı karnına yapışık bir camekandı ve ne kadar zor olabilirdi ki?

bir gün çerçiyi bir incir ağacının yanında ölü buldular.gözlükleri yoktu ve camekanı da kırıktı.yanında da bir not vardı:


gözlüğü aramayın,bir işe yaradığı yok.


18 Haziran 2010 Cuma

gez göz tafracık


görmedin de duymadın da tabi ki

klas biri olmanın tüm ağırlığı göğsüme tünemişken ses çıkaramıyorum tutmayan kehanetler diyarında.yasak savıp o aptal tuşlara basıp ulaşmak ve bağırmak istiyorum ne söyleyeceğini dinlemeden.o zaman anlıyorum ki beni durduran yasak olması değil taksinin dikiz aynasında gördüğüm o gözler.senin gözlerin.

16 Haziran 2010 Çarşamba

duyuyor musun?


evet belki bu bir ses frekansı değil ama...


olanlar olmayanları dövemedi yine.dağ başında küçük bir televizyonla yakalanan küçük bir görüntü,yapılacaklar listemin ilk üçünü bozsa da aslında listenin canı cehenneme.hava bozdu ve görüntü gitti.görüntüdeki sen miydin,senin resmin,başkasının sesi,bir başkasının kalbi miydi anlamadım.anlamamak konu sen olduğunda geçici olmayan bir felce dönüşürken ben çok eskiden tanıdığım ve hala resmine aşık olduğum bir kızın gerçekte çok az tuttuğum elini tutmuş koşuyordum.ta ki dünyanın yuvarlaklığı bizi gizleyene kadar.


görüyor musun?

14 Haziran 2010 Pazartesi

seni bile


gün batana kadar çıkmayı düşünmüyordum ağacın altından.sıcaktan bunalmıştım ama göğsümdeki yara yüzünden üzerimi çıkaramıyordum.aslında görüş alanımda uçan bir kuş,bir böcek bile yoktu ama o yarayı göstermemek bende bir görev olmuştu.terlemek büyük bir sorun değildi.

hava serinleyince yürümeye başladım.aslında köye daha hızlı ulaşabileceğim bir patika vardı ama oradan gittiğimde mutlu oluyordum ve şimdi mutlu olmak istemiyordum.dereyi takip edip kuş sesleriyle yürümektense bozkırda tabanlarımı şişirmeliydim.bunu neden istediğimi düşündüm ama hemen vazgeçtim.düşündüğüm hiç bir şey bana kazandırmamıştı şimdiye kadar.düşünmedim -seni bile-


kendimi kandırmaktan vazgeçtim.beyoğlunda yürüyordum,kalabalıktı ve her şeyi düşünüyordum.tek ortak nokta düşünmenin bana bir şey kazandırmadığıydı

-seni bile-

11 Haziran 2010 Cuma

gönül dönmesi


o zaman dönelim hep atlı karıncanın tek sahipleri olarak ve acı acı gülelim birbirimizi gördüğümüzde.mekanizmayı durdurabilecek tek adam düştüğü foseptikten kurtarılmayı beklerken bulanan midelerimizle bekleyelim.ve fark edelim ki yalnızız atlı karıncada.


sadece o kadar hızlı dönüyor ki karşıda beliren kendi suretimizi görüyoruz.

yanılıyoruz

9 Haziran 2010 Çarşamba

örf


daha isim koymak adeti yokken bu topraklarda bir adet vardı ki bilgeler karşı çıksa da rağbet görüyordu.

ölülerin bedenine gömmeden önce yazılar yazılıyordu.daha çok neden öldüğüne dair.genelde de öldüren yazardı bu yazıları ve ceza diye bir şey de olmadığından yazılar genelde ölüyü suçlayıcı olurdu.bunun mantığı da ölülerin değil kalanların hissedebilmesiydi olan ve biteni.toplum rahat olmak istiyor ve huzursuzluk istemiyordu.ölüler huzursuz olmazdı ki.

o gün ölen kabile üyesinin üzerine yazılan yazı bedeninden çok büyüktü

sığmadı

8 Haziran 2010 Salı

üç

jake ile nasıl tanıştığımızı pek hatırlamıyorum.evlerimiz birbirine çok uzaktı fakat tanıştıktan sonra ortak noktamız hemen ortaya çıkmıştı:bowling
her gün oynuyorduk.ülkede başka bowling oynamayı bilen yoktu.sayılar da olmadığından galip diye bir şey de yoktu ve hep berabere bitiyordu maçlar.bu sayede herkes birbini severdi ülkede.en çok da jake ve ben.atık tüm günümüz bowlingle geçiyordu
bir gün bir oyun sırasında jake evlenmeye karar verdiğini söyledi.çok alelade söylemişti ve şaşırmamıştım sadece bunun oyun trafiğimizi etkileyeceğini düşünmüş ve üzülmüştüm.güzel bir kadınla evlenmişti jake ve tahmin ettiğim gibi daha az oynuyorduk.ama bowling oynamak daha iyi geliyor bana derdi.
fakat karısı böyle düşünmüyordu ve bilirsiniz ilişki krallıkları bile devirebilen birşeydir.artık huysuzluk yapıyordu ve jake de kadına hak vemeye başlamıştı.jake arada gizlice kaçıyor ve kadının uykusunun ağırlığından fadalanıyordu fakat artık çok da zevk almıyordu oyundan.bazen jake in evine gidip ışıkları yanıyor mu diye bakıyordum,birkaç kişiye bowling oynamayı öğetmeyi düşündüm ama vazgeçtim.o oyun jake ile güzeldi
sonra bir gün jake bana geldi.elinde bowling topu yoktu.karısının salona gidip bizim gizlice onadığımızı öğendiğinden bahsetti ve bundan o kadar alelade bir şey gibi bahsetti ki kırıldım.karısına dönmesini söyledim kırgınlığımı kızgınlık gibi giydirerek.

o gün eve dönerken yolda hiç fark etmediğim huzurevini gödüm ve orada öleceğimi anladım.jake güzel karısıyla yaşlanacaktı muhtemelen.eve döndüm ve bowling topumu alıp bir saksının üzerine koydum.üç deliğine de birer çiçek koydum,yanıma alıp tv yi açtım.ülkede sayıların serbest bırakıldığı bahsediliyordu haberlerde.

en çok da üçün...

6 Haziran 2010 Pazar

ay


aya aşık olmuştum


tabi ki herkes vazgeçirmeye çalıştı.ne kadar ışıltılı ve ulaşılmaz olduğunu anlatmaya çalıştılar.yolunda ölebileceğimden salak olduğuma kadar bir çok yorum yapıldı ve hep sustum.çünkü iyi geliyordu bana ve güneşten bile soğutmuştu ışığını ondan aldığını bilmeme rağmen.

gidecektim.kararlılığım beni hatta onu korkutmuştu.gördüğüm aydınlık kısmından çok karanlık yüzünü anlatmaya çalışıyordu bana ama ben o tarafını hiç görmeyeceğimi söylüyor ve o zaman bunun mutsuzluğuma sebep olmasını anlamsız buluyordum.ışığı davetkardı ve yine de gidecektim.gittim de..


karanlık yüzünde gördüklerimi anlatmayacağım size çünkü benim gördüklerim sizin algınızla birleştiğinde o ve benim aramızda pek özel bir şey kalmayacak ki aramızdakiler zaten azıcıkken onun deyimiyle.sadece size şu anı anlatabilirim


dönüyorum.dünyam eski dünyam olmadığı gibi rotam da aynı değil.ayın etrafından dolaşıyorum dünyaya dönmek için hem de el bile sallayamayacağım kadar uzağından.yakıtım yetmeyebilir ama buna mecburum.

siz sadece aydınlık yüzünü gördüğünüz için sevmelisiniz onu,ben karanlık yüzünü gördükten sonra bile seviyorsam


değil mi?

5 Haziran 2010 Cumartesi

emily

farkında bile değildim.o uzun mektup sürecinde belki bir iki satırda adı geçmişti ve bir kere de mektuplar onun adresinden ulaşmıştı bana.
benim için vazgeçilmez olanın vazgeçilmezi olduğunu gardım çok düşükken öğrenmiştim.belki de vazgeçer gibi yapmamın en büyük etkenlerinden biridir o hiç duymadığım sesin mazlum hali.


şimdi hiç duymadığım sesin sahibi ikinci kez rüyamdaydı.tasvir yanlıştı belki ama ondan vazgeçemeyecek olanın yakınlığını hissettirdi bana,benim de neden vazgeçemediğimi anlattı bir kez daha.

ülkede hala sayılar yoktu ve hislerini saklamak yasaktı.biliyorduk ki çekilecek bir acı varsa onu çekmemek ruhlarımızı küçültecekti ve hiç tanımadığımız birini rüyamızda görebiliyorsak o aşkın bir yakınıydı.belki de en yakını..

4 Haziran 2010 Cuma

5n 1k

kim? diye sormadığımdan bu hakkımı neden? lerle kullandım bir süre.nerede? olduğunu bildiğimden çok acı verse de nerede? olmadığını bildim hep.
ne zaman? olduğunu düşünemeden geçti zaman hep demek ki sen ve ben savrulmuşuz aynı toprağa değerken ayrı ayrı baz istasyonlarına fark etmeden.

ve elimde nasıl? bu kadar çok nasıl? kaldığını anlamaya çalışırken o istasyonlar hep başka başka kulaklara iletiyor başka başka insanların sesini.

ne? dediğini duyar gibi olup duyamıyorum..

3 Haziran 2010 Perşembe


hala bir atım var en azından.ondan vazgeçemedim senden vazgeçemediğim gibi.seninle ilgili hayallerimin başıydı o at çünkü.şimdi hayallerim yok o çok eskiden sorduğun 'bu umut değil mi peki' şeklinde kafanda beliren isimsiz duygu da.

ne değişti dersen önceden atın üzerinde sana koşuyordum,şimdiyse üzerinde hayallerim yüklü atla beraber yürüyoruz


kafamızı kaldırmadan.

2 Haziran 2010 Çarşamba

açık yaralar

hikaye değil destanken yazmam gereken,sen kısa olsun dedin tabletlerin,büyük olmasın kahramanların,yakın da olmasın bize ki göçüp gittiğimizde ya yanımızda götürebilelim,ya da bırakıp gittiğimizde varlığımız eskimesin.ben biliyordum ki birisi gitme ihtimalinden bahsediyorsa olasılık en az yüzde ellibirdir -ve aslında sayısallığın tanrı cezasını versin-gitmeme ihtimali bir kanserin iyileşmesi kadar azdır.

şimdi beni görmüyorsan bu gözlerini kapattığından değil,açık yaralarımın tiksindirici varlığındandır.
yaralarımı görmeden bilmen de arada aynaya bakmandan...

1 Haziran 2010 Salı

y&g


yanlışı öptüm.güzeldi her yanlış gibi ve o beni öpmedi belki doğru olurum yanlışlıkla diye.

yanlış ve güzeldi.
evet

31 Mayıs 2010 Pazartesi

telgraf

sevgili clementine;



krallığımın kuşatıldığını ve zor durumda olduğumu biliyorsun sanırım.yine de direniyorum.yiyeceğimiz kalmadı ve yardım da alamıyoruz ama yine de tüm ordum neşeli ve eğlenceli şarkılar söylüyor.hala senin etkindeler.
buradan kaçıp merkez krallığa ulaşmam lazım.fakat bu yolculukta topraklarından geçmem gerekiyor.sessiz sedasız olacak bu geçiş sen aksini istemedikçe merak etme.hep savaşmış hayatımın tek korktuğum meydanı sensin.

sevgilerimle...

30 Mayıs 2010 Pazar

neden


gerçek ol ya da hiç olma dedim ona.hiç olma demek içimi ezdi ve buruşturdu biraz ama o da gerçekti.

anladı sanırım.ben gerçeği biliyordum,o da gerçeğin işine yarayan kısmını..

28 Mayıs 2010 Cuma

manifesto


yasakladıklarınız -ki klişe olmaması için desteklediklerimdir- düşünmenizi ve düşlemenizi engellediğinde beni unutun.unuttuğunuz ben buna tabi ki katlanacağım.sadece bir dağ varsa ona tümsek demeyin,bir okyanus varsa ona ırmak demeyin.büyüklüğünü kestiremediğim her şey küçülttü beni şimdiye kadar.en çok da sevgiler.

korkmayın.ben zaten korkuyorum sizin yerinize de.defansın tüm önlemlerini alıyorum ister istemez çünkü sevginin gereğidir bu diyor bana fısıldayan çiçek.ama çiçeği de çok büyütmeyin çünkü canlı doğasında her şey ölüme bakar.


sormayın da hiç bilmiyormuş gibi.oyunlarım yoruyorsa benim de yorulup yorulmadığımı irdelemeyin bir psikolog edasıyla.net olun ki ben de oyun alanımı bileyim ve gücümü göreyim elimdeki sopayı fırlatabileceğim limit gibi.bana sorarsanız sonsuzdur hep çünkü.




o zaman usanmış bir adam olarak sakının benden.ellerime bıraktığınız karşılıksız çeklerin hiçbir değeri yok gözümde.ve onları bile bozdurabilecek itibarım var bazı bankalarda.sadece kötü bir adam olmayı becermek bir plan olarak içimde yer etmese de artık daha çok dışımı hissettiğimden uyacağım tabiatın sizden bana yansıttığı isteğe.yakalım yıkalım ve şanımız yürüsün hissettiklerini değil duyduklarını yapanların krallığında.o kadar çok ve kirli şey duydum ki sıraya koymak ve taklit etmek zaman alacak.




beni yarattığınız için tarih belki size teşekkür edecektir ama kim olduğunuzu asla bilemeyecektir...

26 Mayıs 2010 Çarşamba

frak sıkıntısı

beni tedirgin eden şeyi bulmuştum.bir erkek için alışılmadık durumdur genelde dizlerinin arkasına kıyafetinin bir parçasının değmesi.belki de sünneti çağrıştırıyor diye düşündüm durumu anlayınca.uzun bir gömlek giyersin kesilmeden hemen önce ve o huzursuzluk anıdır.az sonra başına gelecek olan şey başına gelmeden de hayatını devam ettirme isteği gibi bir his.
pek alışkın değildim davetlere zaten.ne yediğim şeyleri anlıyordum,ne de içkiden zevk alıyordum.evde olsam ne biçim girişirdim her şeye diye düşündüm ama bu düşünceyi bile duyup da benden tiksinmiş gibi geldi etrafımdakiler.oysa emindim onların da evde benim gibi yiyip içtiklerinden.ama ben de öyle birini görsem şu ortamda tiksinmiş gibi bir bakış atarım diye düşündüm.insanoğlu iğrenç bir yaratıktı.

artık harekete geçmeliydim.masa çok kalabalıktı ve en aristokrat insanlar o masadaydı sanırım,çünkü herkes oraya bakıyor ve bir şekilde yanaşmaya çalışıyordu.benimse itibar veya ihtişamla bir derdim yoktu.sadece dünyanın en güzel kadınını dansa kaldıracaktım ve bunun için gerekli cesareti alabilecek kadar içmiştim.içkiden cesaret aldığın için cezalandırılabilirsin dedim kendi kendime.insanoğlunun bir kez daha iğrenç bir yaratık olduğunu tam düşünecekken ona baktım ve vazgeçtim.

usulca kalktım ve kararlı görünmeye çalıştım.göğsümü öne atıp bir horoz gibi yürüdüğümü düşünüp aptalca bir refleksle düzeldim.kendin ol,kendin ol,kendin ol diye söylenerek masaya ulaştım.yanındaki bol apoletli adam kulağına dinlemediğini düşündüğüm -en azından arzu ettiğim- bir şeyler fısıldarken bana baktı 'bekle' der gibi.bekledim çünkü bakıştaki o emir vurgusu sonrası gelen itaat o an ayağınıza batıp kaskatı kesilmenize yol açan bir okyanus balığı gibiydi.

-evet? dedi.aslında soru cümlesi gibi söylememişti fakat sesi o kadar güzeldi ki kafamda binlerce farklı ton oluştu evet'le ilgili.
-ben' dedim.çok kısa ve kesikti,çünkü soluğum kesilmiş,kafamdaki bir damarın atışının dışardan bile görülebileceği kadar kasılmıştım.umarım zaman durmuştur ve ben cümleyi bitirmişimdir diye düşündüm.
-dans mı?dedi.boynumu oynatamadığım için göz kırptım sadece felçli bir hasta gibi bir kere.damar hala atıyordu kafamda.cevabı duymadan ölmemek için içimden dua ettim.


frak denen komik isimli şeyin kuyruğu dizlerimin arkasına değiyordu salondan çıkarken.ceketimi çıkardım ve bir türkü tutturdum.dünyanın en güzel kadınıyla dans etmiştim ve kimse görmemişti.

o bile...

meyve


hormonlar hayatımızı içten ve dıştan beslerken eğer kurtulmam gereken bir şey varsa bundan kurtulmanın tek yolunun onun içinde olmak olacağını anlamıştım.kurtulmak da istemiyordum aslında ama o istiyordu,o zaman olmalıydı.nasıl olsa başarılı bir bilim adamıyım diye düşündüm.her şeyi yapabilirdim.


hapsolmak benim için katlanılabilir bir duygu değildi fakat buna değecekti.bedenimden ayrıştırdığım işe yarar bölüm sadece bir enjektörü doldurabilmişti ve tüm benliğimi o meyvenin içine aktardım.


az önce içindeydim..

24 Mayıs 2010 Pazartesi

sonra


sonra elimde kalanları topladım.sevmedim onları.sevgim körelmişti ve vermek istemiyordum artık cümlelerimi kimseye.saldırmak ve yenmek de istemiyordum.

öylece durmak.belki kınayacaksınız beni,çabalamadığım için yeterince istemediğimi söyleyeceksiniz.samimi de bulmayacaksınız,o da bulmayacak.ama artık bu o kadar dışında ki yüzü de kararmayacak,düşmeyecek ağzı bir internet ikonunun mutsuz yüzü gibi.kovalamayacak içindeki çelişkiyi,çünkü artık yok ki kafasını bölen,ruhunu kemiren bir fısıltı.

ben mi ne yapacağım?bunu gerçekten bilmek istemem.olacakları önceden bilmek hep kötüydü hayatımda.sanırım hayatımın en rüzgarlı dönemindeyim ve dalgalar da kumsaldaki ruhuma hiç vurmadıkları kadar hızla vuruyorlar.

aylar önce sormuştum burada.umur nerededir acaba?

23 Mayıs 2010 Pazar

geçen hafta kötüymüş

yine klavye denen şeyin kodlanmış tuşlarına basacağım uçlarındaki ojelerini eskittiğin ellerine dokunamadığımdan ve sana olan özlemime dair,güzelliğine dair şeyler yazacağım yatay olmayan bu kağıtımsıya ve sen bunu okuyacak mısın ki diye düşünmeyeceğim.bunlar sana yazıldıysa sadece senindir çünkü biriktirip başkasına yazamam.

sonra kapılacağım başkasını kapmamış bir rüzgara ve benden sana ulaşana kadar değmesin isteyeceğim kimseye,azalmasın hızı ve hissi.belki küçük bir kaç ağacı dalgalandırır biraz sadece o da sana yaşam gücü ve suratına gülücük getirsin diye.başkasına iznim yok.ne toprağa,ne bir canlıya ne de başka bir rüzgara
sadece uçlarını eskittiğin tırnaklarına değsin...

22 Mayıs 2010 Cumartesi

ya evde yoksan?

emin olamamak elimi kolumu bağladığında içimden gelen kaygısız ol! komutu kalbimi dövüyor bir çocukmuş gibi.bir kaç tuşa basmak o kadar kolayken dayak yiyenin sadece kalbim değil ruhum da olduğunu farkediyor ve meşgaleler icat ediyorum hapisteymişcesine.kaç raund acaba bu ruhumun dövüşü?sayıyla mı nakavtla mı yenilecek bu şikesiz ama yenilgiye mecbur karşılaşmada?kenardan dayak yerken birisi bakacak mı acıyan gözlerle içine içine o ruhun?

meymenetsiz sorular.

21 Mayıs 2010 Cuma

dağ pasteli

son kayayı tuttum.kendimi yukarı çekmekte zorlanmıyordum fakat dirseklerim ve dizlerim olmadığı için kıvrımlandıramıyordum vücudumu.ayaklarımı yan döndürerek bir pergel gibi yay çizdim ve yatay durumda kendimi kayanın üzerine attım.
ayağa kalktığımda bunu neden yaptığımı sorguladım ama bulamadım çünkü eklemlerimin dışında aklım da yoktu artık.bu uçsuz bucaksız toprakların tek delisiydim -ki benim tarafımdan bakıldığında efendisiydim- ve dünyanın en büyük dağının yanında tepecik sayılacak bir yere tırmanmıştım ki benim tarafımdan bakıldığında dünyanın en yüksek dağından da yüksekti.eğildim ve tırmandığım yolda bıraktığım renkleri bir şeye benzetmeye çalıştım.arada ufak bir köpek dışında anlam verebildiğim bir şekil yoktu ama güzeldi geneli anlaşılamayan tablolar gibi.

pastel çocuk olarak çıktığım ilk yükseltide deliliğin verdiği cesaretle bağırdım.duyanlar olduysa da ne dediğimi anlamadılar.anladılarsa da ben deliyim,

yargılayamazlar.

19 Mayıs 2010 Çarşamba

yok

sözlükten öylesine bir sayfa açıp okumaya başladım.x harfine denk gelmişti açtığım sayfa ve şaşırmıştım doğal olarak.sayfada kocaman bir x vardı ve diğer sayfada açıklaması şöyleydi:

x aslında o dur ve o harfinde bulunmayan o'yu temsil eder.sen ve diğerleri sürekli onu orada ararsınız ama aslında o buradadır sadece bakmak aklınıza gelmez.


olmadığını düşünmek bir şeye yapacağın en büyük haksızlıktır.

18 Mayıs 2010 Salı

pencereyi kapat


o kadar küçük bir böcekti ki başta parmağımdaki bir leke sanmıştım.duyduğum belli belirsiz seslerin ondan geldiğini anladığımda şaşırmıştım.
klasik bir böcek gibi davranmıyordu.bedenimden kopmuş bir parçaymışçasına üzerimde konduğu hiç bir yerde rahatsız da etmiyordu beni.şeklini algılayamıyordum ama mutlu olduğunu hissediyordum.başıma gelen her şeyin bu hissiyatlardan geldiğini düşündüm ama ne yapayım ben böyleyim dedim ve izlemeye devam ettim.daireler çiziyor sanki ilgimi çekmeye çalışıyordu.çıkardığı sesi algılamaya çalışıyordum fakat daha önce duyduğum bir şey değildi,kaydetmek istedim ama sonra anlamsız geldi çünkü isim koyamayacaktım.
yanağıma konduğunda göremedim onu.rahatsız etmek de istemedim ama çok uzun süre geçmişti ve kımıldamıyordu.sadece oradaydı biliyordum.

bencilce yıllardır yapmadığım şeyi yaptım;iki damla gözyaşı akıttım yanağımdan ve o pencereden uçup gitti.

adlandıramamak hayatımın en büyük sorunuydu...

17 Mayıs 2010 Pazartesi

ben de ki

ben de dememişti.
aslında belki demek istemiş ama dememesi gerektiğini düşünmüştü ki doğruydu.ama özlemek yarısıydı ve yarasıydı herşeyin.

zaten her şey yarım bile değildi

azdı...

kötü günler


kaybetme ihtimal aralığım çok geniş olan durumlarda hep kaybettiğim için umutsuzluğum had safhadayken ve sen virajlı bir yoldan gelen ışığını arada sırada gördüğüm bir 'araç' gibi bana sadece istediğin zaman göz kırparken nasıl koşarım huzura erdiğim ağacın gölgesine doğru? neye güvenirim ve hangi gözyaşım akarak bir kayıkla sana gelebileceğim bir ırmağa dönüşebilir?


sen ki hiç yaşamamış birinden tek farkımsın...

16 Mayıs 2010 Pazar

a r a


k e l i m e a r a l a r ı n d a b o ş l u k b ı r a k m a z s a m b e l k i b i z i m a r a m ı z d a d a b o ş l u k k a l m a z

15 Mayıs 2010 Cumartesi

afaroz


dünyanın en güzel dininiden afaroz edildiğim bugün sizin bayramınızdır.çıkın hadi ortaya pusuda bekleyen feyk krallığın çakma soyluları.çıkın ve salının ortalıkta ki samimiyetsiz erkekliğimle döveyim aynalardan ayıramadığınız bedenlerinizi.nasıl olsa anlayamayacaksınız neyi kaybettiğinizi ve benim neyi kaybetmiş olduğumu.

gün sizin gününüzdür..

14 Mayıs 2010 Cuma

ahmak ıslatan


iki gündür güneşliydi.eskiden trt2 de resim yapan bonus saçlı bob ross tabloları gibiydi buralar.arada sırada ellerinde bir dal parçasıyla yokuş aşağı koşturan çocuklar bile vardı kurgusal bir şekilde.ağaç hatminin üzerindeki çömleklere kuşlar girip çıkıyor ve içerdeki boğazlarını yırtarak bağıran yavrularını besliyorlardı.her şey küçükken okuduğumuz kitaplardaki tasvirlere uygundu yani.
bu tablo içinde bir adam bahçede elleri cebinde dolanıp durdu iki gündür.sadece yemek yedi,duş aldı,düşündü ama düş almadı.hep göğe bakıyordu,medet umduğu,beklediği bir şey var gibiydi ama sorsanız inkar ederdi.

gecenin ikisinde kısa süren bir sağanak yağdı
göğe baktı,güldü ve kurulanmadı hiç.

13 Mayıs 2010 Perşembe

li(v)e

halat 2


kolum halatın ucunda benden uzaklaşırken yüzünü gördüm
gülmüyordu

kolum hem yoktu hem acıyordu.birisi bile yeterdi oysa...

11 Mayıs 2010 Salı

ev


tavan çok yüksek olmasına rağmen oradan sarkan tek ışıkla aydınlanıyordu geniş oda.tabi odanın tümünü aydınlatmaya yetmediğinden büyüklüğünü kestiremiyordum,sadece arada sırada sesler çıkardığımda yankının frekansından anlıyordum büyüklüğü.ışığın etrafında dönüyordum cesaret edemediğimden uzaklaşmaya.ne kadar uzaklaşabileceğimi bilememekle ne kadar uzaklaşmak istediğimi bilememek arasında kalmıştım.

birden 'git' dedi.

neyin konuştuğunu anlamamakla birlikte hiç yankı olmaması beni şaşırtmıştı.korkmaksa yersizdi şu an korktuğum başka bir şey vardı ve başkasına yer yoktu.

cevap vermedim ki zaten ne olduğunu da bilmiyordum.kasvetli de gelmiyordu oda bana.

ani bir hareketle lambayı kırdım ve oturdum.


bana kimse ne yapacağımı söyleyemezdi.

10 Mayıs 2010 Pazartesi

halat

ucundakini gördüğümde hiç düşünmeden bileğime dolamıştım.sihirli olduğu söyleniyordu ama başta 'ne olabilir ki? sonuçta bir oyun' dedim.duruyorduk öylece bağlanmış bir biçimde.halat aynı zamanda iletişimimizi de sağlıyordu.diğer özelliği de çok uzun olmasıydı.zaten sihirli olmasına inandıran da buydu bizi.

kopmuyordu

üzerinden arabalar,gemiler geçiyor,yangınlara rastlıyor,kemirgenler tarafından ısırılıyor ama kopmuyordu.sadece bizim kesebileceğimiz söylenmişti ama neden keselimdi ki?

derken bir gün o aniden yürümeye başladı.hazırlıksızdım ve dengemi kaybedip düştüm.yüzüstü düşmüştüm,kalkamıyordum.çakıltaşları ağzıma yüzüme girmekle kalmamış birkaçı kalbime kadar girmişti ama şikayet etmiyordum,halat sağlamdı.

sonra çözümü buldu birisi.keskin bıçağını çıkardı ve kolumu kesmeye başladı.


bıçak kemiğimi keserken acı duymuyordum.tek düşüncem onun yüzünün gülüp gülmediğiydi...

9 Mayıs 2010 Pazar

beraber


'bugün de kaybolduğum günlerden biri'




benim de...

7 Mayıs 2010 Cuma

güzelbişeyship

hep güzel şeyler var senle ilgili kafamda.taa en başından güzel mesajlar,basit oyunlarla süslü,uzaklık kovucu paylaşımlar.merakla birlikte tutkulanmış ve tutkallanmış iki gülümseyen surat.

hep güzel şeyler oldu sen ve ben görüştüğümüzde.punduna getirip ilk aradığımda sesinde duyduğum o ton hiç kaybolmadı.hep güldün ve hep güldüğündendi yanımda oluşun.yanlış bir otelin resepsiyonunda muhtemelen tanımadığımız bir adamın yediği kabak çekirdeklerimizle bile eğlendik.ilk gördüğümde ilk görüşün değilmiş gibi sarılmandır beni bulutlara çıkaran ve bir daha indirmeyen.bulutlara en yakın olduğumuzda çektiğim kokundur hala burnumdan gitmeyen.en saf ve zor gidiştir gözümde son anonsa zar zor yetişen gidişin.

hep güzel şeyler devam etti sonrasında da bazen çok yorulsak da pastel çocuğa renkler veren kibritçi kızı sevdim.hiçbir işe yaramayan kanatlı hayvancıklar bile oyunumuz oldu,hayatımıza girdi.sana gelen her yol yürümek için bile keyifliydi-kamyon gördüğümde aklıma birinin gelmesi evrensel bir saçmalıkken bende öyle değil-senden uzaklaşan her yoldan dönmek istedim ben.

hep güzel şeyler oldu senle ilgili ve olacak da.

ki...

turuncu devrim


biriktirdiklerini yakmaya kıyamamak
yaşanmamış ve yaşanmayacak günleri bile..

6 Mayıs 2010 Perşembe

vücut iklimimin kimyası

kimyasal savaş başlayalı henüz birkaç gün olmuştu.gaz maskelerimizin suratımıza yapıştığını hissetmemiz onları çıkardığımızda öleceğimiz gerçeğine yenilmiş,bakıyorduk birbirimize.bakışlarımızın arasına giren maskenin saydam gözlükleri ifadelerimizi tam olarak anlatmamızı engelliyordu fakat bazen hala gülümsediğini görüyordum.

sığınakta güçlü kalmam çok zordu.gaz her tarafımdaydı ve ona ulaşmamı da engelliyordu.o gazdan etkilendiği için başka bir durumdaydı ve gün içinde bazı bölümlerde dediklerimi anlıyor ve gülüyordu.güldüğünde anlıyordum sadece kafasının benimle olduğunu çünkü gaz onu mutsuz eden bir madde barındırıyordu.kimyam zayıftı ve kestiremiyordum ne olduğunu,sadece gaz bana ulaşırsa benim değil onun öleceğini bildiğim için kendimi koruyordum.onu ise sadece mutsuz ediyor,öldürmüyordu.bu denklemi çözmek beni o kadar da sevindirmemişti.


savaş sürüyordu ve ikimiz de yaşamalıydık...

5 Mayıs 2010 Çarşamba

hıdır'a

1000 e kadar sayamam ben dedi.herkes sayabilir ama saymamıştır çoğu insan demek istedim ona ama daha işime gelen bir cevap buldum;

-beraber yürüyelim mi? adımlarımızı sayarız 1000 adım olunca dururuz?

ilgilenmemişti.oyunları seviyor fakat içinde belli bir sınır olunca baştan soğuyordu.

-hani sayılar yoktu? dedi

haklıydı bu ülkede sayılar yoktu ve ben 1000 in az ya da çok olduğunu kestiremiyordum.onunla 1000 adım el ele yürümek kısa ama onu 1000 saniye görmemek çok uzundu.uzaklıklarla ilgili her şey çok,yakın olduğumuz her süre azdı.

sonra sustu ve ben cırcır böcekleri ve yıldızlar ne kadar çok diye düşündüm.gül ağacının dibine resmini koydum ve iç huzur dileyip uyudum..

4 Mayıs 2010 Salı

çiçekten karıncaya


ona tam kapının üzerinden sarkan ve çiçekleri karnıbahara benzeyen şımarık bitkiyi anlatırken birden gidiverdi...

ben de atlı karıncaya binip o dönene kadar döndüm


dönüyorum..

3 Mayıs 2010 Pazartesi

son günümün ilk nefesi

uyumamıştım.bazen yakın olabilen ülkenin nadiren uzaklaşabilen leydisini ziyaretimin son günüydü.aslında tüm ziyaret boyunca onun benim ülkeme geldiği ve beni ziyaret ettiği hissiyatıyla dolmuştum.o kadar iyiydi ki..

başımız derde girmişti ve bana hissettirmemişti bile.ruhsuz şövalye ziyaretimi öğrenmiş ve saldırmıştı tüm gece ve gündüz ama o bana hissettirmemişti sırtına atılan okların acısını.biz yan yana birbirimizi ararken aslında herkes de bizi arıyormuş akılsızca.bulsalardı da göremezlerdi ya.

şimdi gidiyorum ve biliyorum ki kaleye kapatacaklar onu.aslında o mu kendini kapatıyor yoksa bunu başkaları mı yapıyor tam çözemediğim bu ülkeden yine de isteksiz ayrılıyorum.ve ona ulaşamadığımda ne onu arayacak adamlarım ne de bunu anlayan bir aklım var.sadece buralarda ona bakacak küçük bir pastel ruh bırakıyorum.

sadece o görsün ve gülsün diye.


-neden gülüyosun?
-bisey yok ki...

1 Mayıs 2010 Cumartesi

hiç gıcırtısı

hiçliğin bir parçasıydım ben de.karartıyordum geçerken o sahili ve bu onun için bir çevre felaketiydi.ben ben derken o da hep ben diyordu karanlığın sebebiydik kendimizce ve kızıyordu o.sor dedi danıştığım tek ses.sor ona ve sen rahatla dedi ama sormak cevaba hazır olmayı gerektirirdi.

ben ki daha doğmaya hazır değilken doğmuştum...

28 Nisan 2010 Çarşamba

rota

gitmek istediğim yer bana yaklaşmıştı ve artık durmak aptallık olacaktı.gidiyorum zırhsız ve en yalın halimle...

27 Nisan 2010 Salı

ki

ilgi eki olan ve ayrı yazılan -ki nin birleştirdiği sen ve ben bir gün türk dil kurumunun inadına birleşik yazacağız onu hiç boşluk olmasın ruhlarımızda ve bedenlerimizde diye.

olacak ki...

26 Nisan 2010 Pazartesi

hiç bir şey yapmak istemeyen kız

kangurunun kesesinde saklayıp getirdiği şekeri yemişti.ağzı mutluydu ama ruhuna işlememişti şekerin aroması.şimdi yatıp uyumak istiyordu ama rüyasında gördüğü çirkin burunlu ve dövüşen hayvanlar onu uyku konusunda tedirgin ediyordu.

-of dedi

birden ağzından çıkan nefes parladı ve küçük bir periye dönüştü.korkmuştu küçük kız.

-ben of perisiyim korkma dedi.beni çok çağırdın ama belki kendin veya ormandaki arkadaşların çözersiniz dertlerini diye bekledim.nedir?ne istersin?

.....

hikayenin sonunu hiçbir şey yapmak istemeyen kıza bırakıyorum.belki bunu yapmak ister?

25 Nisan 2010 Pazar

çoklar içinde biz

koridor çok uzundu.zaten bu ülkede sayılar da yoktu ve çok ya da az olarak ifade ediyorduk herşeyi çünkü daha kolaydı.koridorun diğer özelliği de sadece emekleyerek girebileceğim kadar küçük olmasıydı.koridorun ucundakine bağırdım;

-sana buradan bakmak da çok güzel

-'göremiyorsun ki her şeyi' dedi

ona zaten görmek istemediğimi ve şu an gördüğüm şeyden mutlu olduğumu anlattım.koridorda başka yerlere açılan cepler de vardı mutlaka ama bunun kafamı karıştırmasına izin vermeyecektim.şu kuralsız ve yumuşak hayatımın tek katı duruşu bu diye düşündüm ki doğruydu.

bazen koridorun ucunda göremediğim anlarda emekleyerek giriyorum koridora,ölçüp biçiyorum

çok ne kadar çok diye...

24 Nisan 2010 Cumartesi

cevaplı soru


gökovaya gidelim mi seninle?

23 Nisan 2010 Cuma

future suzluk

himayesiz,çetrefilsiz,umarsız ve tutumsuzduk.düşündüğümüzde üzüldüğümüzü anladığımızdan bundan vazgeçmiş,ruhlarımızın zırhlarını çıkarıp dövüşmüştük.ve en dövüşken zamanımızda bile sevmiştik ki eğer bu -di li ve -miş li zamanlar anlatıldığında yanyana değilsek bilin ki yine de gülmüştük.


fütursuzca...

22 Nisan 2010 Perşembe

sigara molası

o sigara içmeye gittiğinde be usulca çıktım dünyadan,heybeme doldurduğum bir avuç aşkı attım gökyüzüne ki sigara içip gökyüzüne bakar o ve belki görür uzaklığın ve dağların ve akılların aramıza giremeyeceğini.görür ve bir gün heybemden kendimi atarım gökyüzüne beni güzel elleriyle tutsun diye.

20 Nisan 2010 Salı

kaçak

A kenti ile B kenti arası 500 kilometredir.burusvilisin aklı saatte 100 kilometre hızla A kentinden B kentine gitmiş ve dönmemiştir.arada başka 'araç' da yoktur.fakat bir süre aklı bir B kentinden 100 kilometre uzaktaki C kasabasında olacaktır.


Sorumuz ; aklını kaçırmış bir adam olarak ben ve kaçan aklım buluştuğumuzda -ki bu nokta X olarak adlandırılıyor- O'na ne kadar yakın olacağım?


Cevap verebilen dahidir gönlümde.

kısaca


sessizliğine üzülmem ne merakımdan ne de husumetimden,sadece sesini sevmemden...

19 Nisan 2010 Pazartesi

çapaklı kızın uykusu


hiç düşünmedim üzerimize yağan topları dün gece,çünkü dedim ya soğukkanlı ellerin ve kucağın.her sınırdışı edilişimde beni kabul eden güzel bir ülke gibi.şimdi uyuyorsun ve bir gün uyandığında bunları sana yazan bu parmaklar gözlerindeki çapakları alıp öpecek gözlerini.yeter ki sen çapaklarından kurtulmak iste...

17 Nisan 2010 Cumartesi

küçük mektup sana

serinkanlı kollarına ihtiyacım var.ulaşamadığım her korkunda seni hissetmeme rağmen kovalayamıyorsam kargaları bu çabalamadığımdan değil yarı görünmezliğimdendir.hasret hayatımda yeni bir olgu olarak canımı acıtıyor ama güldüğünde bir ilaç kapatıyor arsız yaralarımı.sanırım yanına gelip ruhumu çağıracağım...

16 Nisan 2010 Cuma

başlık unutmak


hareket ettirdikçe göz kırpan kız resmi vardı ya küçükken,ben onu sabit bir yere koyar kendim bir sağa,bir sola giderdim bana göz kırpsın diye.


şimdi de aynen öyle...

14 Nisan 2010 Çarşamba

2 lem


basit hayat isteğimin geri teptiği günlerde istediğim yere koşarak gidemiyorsam,koşsam bile duracağım yeri bilmiyorsam ve birisi durdursa bile istediğim durmak değil de onunla koşmak olduğundan ya zaman makinasını yapıp döneceğim o dağda kokunu duyduğum zamana ya da tekrar kılıcımı kuşanıp gireceğim günahsızların kanına...

13 Nisan 2010 Salı

sır


dünyanın en güzel kadını kulağıma eğildi ve sana bir sır vereyim mi? dedi


ve verdi...

chapter 2

gergindim.

kontrolsüz sıcaklık, soğuğa hep tercih ettiğim bir şey olsa da bu burası için geçerli değildi.yaklaştıkça ısı daha da arttığı gibi ağırlaşıyordum.yaklaşık 1 saattir yokuş yukarı çıktığımdan baldırlarımın arkası sertleşmişti.

evet sihir denen şeye inanmıyordum ve hatta mucizelere de.ve fakat buna benzer bir şeye ihtiyacım olduğundan ruhani bir yardım almaya karar verdim ve bürokraside hep kullandığım yol olan tek yetkiliye ulaşmak adına tanrıya danışacaktım.

neden geldin? dedi.cevabı bildiğini biliyordum ama anlatma ihtiyacı duydum yine de.

daha önce çok daha zorlandığını gördüğüm olaylar oldu.aldatıldın,hırpalandın,bittin ama bana gelmedin.neden şimdi?

bu sefer farklı dedim.çözümlendiremediğim şey beni mutlu da ediyor ve tek eksik buna aklımın alamayacağı bir dokunuş.sözlerimi dikkatli seçiyordum sanki düşüncelerimi okuyamıyormuş gibi.

bana daha ayrıntılı anlatmalısın keza anlamıyorum neyi neden ve ne kadar sevdiğini diye sert çıktı.gerginliğim daha da büyümüştü ve terliyordum artık.geri dönme fikri cılız bir ışık gibi belirip kayboldu.anlattım her şeyi ki aslında çok şey olup hiçbirşey olmadığını.

aşkı anlamıyorsun diye bağırdım birden suyun kaldırma kuvvetini bulan arşimet gibi.ama bu ortamda pervasızca olduğunu ve sinirleneceğini düşündüm.


sessiz bir şekilde

anlamak değil,bilmiyorum.bilsem her şeyi yaratabiliyorken yalnız olur muydum? dedi



yokuş aşağı yürürken hüzünlenemiyor insan.bir cevap alamamıştım ve her şey hızla olsun diye yuvarlanarak inmeyi düşündüm fakat vazgeçtim.


bir mucize lazımdı ve ben mucizelere inanmalı mıydım?

12 Nisan 2010 Pazartesi

kanepem olunca

terasta sigarasını içtikten sonra kanepeye yanıma geldi,usulca battaniyenin altına girdi ve televizyonun beyaz ışığında kırpıştırdığı kirpiklerine baktım.uzanıp öpmek isterdim ama bu hoşuna gitmezdi,hiç sormamıştım ama biliyordum,vazgeçtim.

uyudu hemen ve rahat görünüyordu.izledim onu.o kadar dikkatli bakıyordum ki nefesimi ona göre ayarladığımı farkettim.


güler gibi uyuduğunu biliyordum dedim kendi kendime.

10 Nisan 2010 Cumartesi

uçamıyorum ki

mesela bir kere havalandığınızda kaç kilometre uçabiliyorsunuz? diye sordum martıya.terasımda durmuş salak salak bana bakıyordu ve soruma şaşırmıştı.

'çok değil' dedi,ben şaşırmamıştım.bir martıya soru soracak kadar delirdiysem cevaba şaşırmamalıyım dedim kendi kendime.

şimdi,uçabiliyosun ya her yere gidebilirsin değil mi?
sorduğun soruyu bir daha düşün dedi bana ukalaca.ona daha önce hiç bir martıyla konuşmadığımı söyledim

sonra bana zaten şu an daha önce yaşamadığım bir şeyi yaşadığım için bir martıyla konuşacak kadar içten ve delice davrandığımı bildiğini anlattı.uzun uzun konuştuk ve anlattıklarımdan sonra çok uzaklardaki birini benim için görmek üzere uçtu gitti.birkaç kere kollarımı çırptım peşinden,sonra yatağıma dönüp uyudum.birini rüyada görmek daha kolaydı bazen.


sabaha kadar...

9 Nisan 2010 Cuma

1976


'o kadar azıcığız ki' dediğinde göbek bağının koparılış anına döndüm ve işin güzel tarafı döndüğüm anda düşünebiliyordum da.gözümü açtım,ağlıyordum ama yalandandı çünkü ağlamam gerektiğini biliyordum sadece.sonra gerektiği gibi davrandığım zamanlar kendimden uzaklaştığımı farkettim ve hemen sustum.düşünebiliyor fakat konuşamıyordum.seni düşünüyordum.biliyordum ki bunu birilerine anlatabileceğim yaşa geldiğimde ilahi bir güç seni kafamdan silecek ve ta ki seninle tekrar görüşeceğim yaşıma kadar unutturacaktı.istemiyordum bunu ve karşı çıkıyordum ama bebeksen karşı çıkmak sadece ağlamaktı.ağlıyordum ama sonra düşündüm ki zaten seni bulacak yetiye sahip değildim ve beklemeliydim.doğa seni benimle bir şekilde buluşturacaktı.

ağlamayı kestim ve her şey normalmiş gibi ilahi gücün gelmesini bekledim.ağlamayacağım

8 Nisan 2010 Perşembe

seninle ben

gökten 3 elma düşürmeye bile korktuğum masalın sonunda sen,ben ve -seninle ben- gökten ayrı ayrı yerlere düştük.daha önce hiç düşmediğim bir yerde hava kararana kadar seni görebiliyordum ve -seninle ben- umarım güzel bir yere düşmüş ve eğleniyorlardır...

7 Nisan 2010 Çarşamba

hız


insanın bencil olduğu bir şey var;
yakınlaştığı hızla uzaklaşmak istemiyor birinden...

5 Nisan 2010 Pazartesi

pastel çocuk

pastel boyanız varsa kullanmamak için çaba gösterirsiniz,her rengi aynı seviyede kullanıp aynı boyda kalmalarını istersiniz ya, işte pastel çocuğun da ruh hali tam böyleydi.her gün farklı hissediyor ve ona göre renk kaybediyor,fakat dengede tutmaya çalışıyordu.

bir gün renklerden birinin azalmadığını fark etti.daha önce de görmediği bir renkti bu ya da fark etmemişti.önce heyecanlandı ve korktu,hiç bir değişim yoktu renkte.demek ki duyarlı olduğu his başkaydı.düşünmeye başladı sevdiklerini,sevmediklerini,nefret ettiklerini bile ama hayır kımıldamadı renk.üzüldü pastel çocuk.biraz kırmızısı gitmişti üzülünce,daha da üzüldü

bu böylece yıllar sürdü ve pastel çocuk o rengin azalmadığını bile unutmaya başladı.biten renkleri de vardı,renkleri bittikçe o duyguları da azalıyordu.yaşlanmak böyle bir şey işte diye düşündü,bir gün hissetmediklerin seni yenecek.


ve bir gün bir ses duydu,ya da ona öyle geldi ama bir koku duyduğu kesindi.küçükken bir koku ya da tad alırsınız ve yıllar sonra bir daha aldığınızda anlar ama tanımlayamazsınız ya,pastel çocuk bu hisle doldu.çok uzaktan geliyordu ses de koku da ve mutluluk veren bir aroması vardı.suratına anlamsız bir sırıtış yerleştirmişti o kadar uzakta olmasına rağmen ve birden pastel çocuk o kımıldamayan renge döndü;

renkte bir değişim yoktu fakat diğer tüm renkler çoğalmaya başlamıştı.bir sürü hisse birden kapıldı pastel çocuk,olduğu yerde dönerek birşeyler karaladı yeryüzüne.

o değişmeyen rengin ruhu olduğunu ve uzaktan gelen sesin de aşk olduğunu anlamıştı.

4 Nisan 2010 Pazar

sesinin koynunda


bir anda yükseldim,süratimden ağlamak istedim ama o kadar yükselmiştim ki gözyaşlarım birinin canını acıtır diye sıktım kendimi.yavaşladım ve bir ses duydum.sesin koynuna girdim ve mışıl mışıl uyudum.