31 Mayıs 2010 Pazartesi

telgraf

sevgili clementine;



krallığımın kuşatıldığını ve zor durumda olduğumu biliyorsun sanırım.yine de direniyorum.yiyeceğimiz kalmadı ve yardım da alamıyoruz ama yine de tüm ordum neşeli ve eğlenceli şarkılar söylüyor.hala senin etkindeler.
buradan kaçıp merkez krallığa ulaşmam lazım.fakat bu yolculukta topraklarından geçmem gerekiyor.sessiz sedasız olacak bu geçiş sen aksini istemedikçe merak etme.hep savaşmış hayatımın tek korktuğum meydanı sensin.

sevgilerimle...

30 Mayıs 2010 Pazar

neden


gerçek ol ya da hiç olma dedim ona.hiç olma demek içimi ezdi ve buruşturdu biraz ama o da gerçekti.

anladı sanırım.ben gerçeği biliyordum,o da gerçeğin işine yarayan kısmını..

28 Mayıs 2010 Cuma

manifesto


yasakladıklarınız -ki klişe olmaması için desteklediklerimdir- düşünmenizi ve düşlemenizi engellediğinde beni unutun.unuttuğunuz ben buna tabi ki katlanacağım.sadece bir dağ varsa ona tümsek demeyin,bir okyanus varsa ona ırmak demeyin.büyüklüğünü kestiremediğim her şey küçülttü beni şimdiye kadar.en çok da sevgiler.

korkmayın.ben zaten korkuyorum sizin yerinize de.defansın tüm önlemlerini alıyorum ister istemez çünkü sevginin gereğidir bu diyor bana fısıldayan çiçek.ama çiçeği de çok büyütmeyin çünkü canlı doğasında her şey ölüme bakar.


sormayın da hiç bilmiyormuş gibi.oyunlarım yoruyorsa benim de yorulup yorulmadığımı irdelemeyin bir psikolog edasıyla.net olun ki ben de oyun alanımı bileyim ve gücümü göreyim elimdeki sopayı fırlatabileceğim limit gibi.bana sorarsanız sonsuzdur hep çünkü.




o zaman usanmış bir adam olarak sakının benden.ellerime bıraktığınız karşılıksız çeklerin hiçbir değeri yok gözümde.ve onları bile bozdurabilecek itibarım var bazı bankalarda.sadece kötü bir adam olmayı becermek bir plan olarak içimde yer etmese de artık daha çok dışımı hissettiğimden uyacağım tabiatın sizden bana yansıttığı isteğe.yakalım yıkalım ve şanımız yürüsün hissettiklerini değil duyduklarını yapanların krallığında.o kadar çok ve kirli şey duydum ki sıraya koymak ve taklit etmek zaman alacak.




beni yarattığınız için tarih belki size teşekkür edecektir ama kim olduğunuzu asla bilemeyecektir...

26 Mayıs 2010 Çarşamba

frak sıkıntısı

beni tedirgin eden şeyi bulmuştum.bir erkek için alışılmadık durumdur genelde dizlerinin arkasına kıyafetinin bir parçasının değmesi.belki de sünneti çağrıştırıyor diye düşündüm durumu anlayınca.uzun bir gömlek giyersin kesilmeden hemen önce ve o huzursuzluk anıdır.az sonra başına gelecek olan şey başına gelmeden de hayatını devam ettirme isteği gibi bir his.
pek alışkın değildim davetlere zaten.ne yediğim şeyleri anlıyordum,ne de içkiden zevk alıyordum.evde olsam ne biçim girişirdim her şeye diye düşündüm ama bu düşünceyi bile duyup da benden tiksinmiş gibi geldi etrafımdakiler.oysa emindim onların da evde benim gibi yiyip içtiklerinden.ama ben de öyle birini görsem şu ortamda tiksinmiş gibi bir bakış atarım diye düşündüm.insanoğlu iğrenç bir yaratıktı.

artık harekete geçmeliydim.masa çok kalabalıktı ve en aristokrat insanlar o masadaydı sanırım,çünkü herkes oraya bakıyor ve bir şekilde yanaşmaya çalışıyordu.benimse itibar veya ihtişamla bir derdim yoktu.sadece dünyanın en güzel kadınını dansa kaldıracaktım ve bunun için gerekli cesareti alabilecek kadar içmiştim.içkiden cesaret aldığın için cezalandırılabilirsin dedim kendi kendime.insanoğlunun bir kez daha iğrenç bir yaratık olduğunu tam düşünecekken ona baktım ve vazgeçtim.

usulca kalktım ve kararlı görünmeye çalıştım.göğsümü öne atıp bir horoz gibi yürüdüğümü düşünüp aptalca bir refleksle düzeldim.kendin ol,kendin ol,kendin ol diye söylenerek masaya ulaştım.yanındaki bol apoletli adam kulağına dinlemediğini düşündüğüm -en azından arzu ettiğim- bir şeyler fısıldarken bana baktı 'bekle' der gibi.bekledim çünkü bakıştaki o emir vurgusu sonrası gelen itaat o an ayağınıza batıp kaskatı kesilmenize yol açan bir okyanus balığı gibiydi.

-evet? dedi.aslında soru cümlesi gibi söylememişti fakat sesi o kadar güzeldi ki kafamda binlerce farklı ton oluştu evet'le ilgili.
-ben' dedim.çok kısa ve kesikti,çünkü soluğum kesilmiş,kafamdaki bir damarın atışının dışardan bile görülebileceği kadar kasılmıştım.umarım zaman durmuştur ve ben cümleyi bitirmişimdir diye düşündüm.
-dans mı?dedi.boynumu oynatamadığım için göz kırptım sadece felçli bir hasta gibi bir kere.damar hala atıyordu kafamda.cevabı duymadan ölmemek için içimden dua ettim.


frak denen komik isimli şeyin kuyruğu dizlerimin arkasına değiyordu salondan çıkarken.ceketimi çıkardım ve bir türkü tutturdum.dünyanın en güzel kadınıyla dans etmiştim ve kimse görmemişti.

o bile...

meyve


hormonlar hayatımızı içten ve dıştan beslerken eğer kurtulmam gereken bir şey varsa bundan kurtulmanın tek yolunun onun içinde olmak olacağını anlamıştım.kurtulmak da istemiyordum aslında ama o istiyordu,o zaman olmalıydı.nasıl olsa başarılı bir bilim adamıyım diye düşündüm.her şeyi yapabilirdim.


hapsolmak benim için katlanılabilir bir duygu değildi fakat buna değecekti.bedenimden ayrıştırdığım işe yarar bölüm sadece bir enjektörü doldurabilmişti ve tüm benliğimi o meyvenin içine aktardım.


az önce içindeydim..

24 Mayıs 2010 Pazartesi

sonra


sonra elimde kalanları topladım.sevmedim onları.sevgim körelmişti ve vermek istemiyordum artık cümlelerimi kimseye.saldırmak ve yenmek de istemiyordum.

öylece durmak.belki kınayacaksınız beni,çabalamadığım için yeterince istemediğimi söyleyeceksiniz.samimi de bulmayacaksınız,o da bulmayacak.ama artık bu o kadar dışında ki yüzü de kararmayacak,düşmeyecek ağzı bir internet ikonunun mutsuz yüzü gibi.kovalamayacak içindeki çelişkiyi,çünkü artık yok ki kafasını bölen,ruhunu kemiren bir fısıltı.

ben mi ne yapacağım?bunu gerçekten bilmek istemem.olacakları önceden bilmek hep kötüydü hayatımda.sanırım hayatımın en rüzgarlı dönemindeyim ve dalgalar da kumsaldaki ruhuma hiç vurmadıkları kadar hızla vuruyorlar.

aylar önce sormuştum burada.umur nerededir acaba?

23 Mayıs 2010 Pazar

geçen hafta kötüymüş

yine klavye denen şeyin kodlanmış tuşlarına basacağım uçlarındaki ojelerini eskittiğin ellerine dokunamadığımdan ve sana olan özlemime dair,güzelliğine dair şeyler yazacağım yatay olmayan bu kağıtımsıya ve sen bunu okuyacak mısın ki diye düşünmeyeceğim.bunlar sana yazıldıysa sadece senindir çünkü biriktirip başkasına yazamam.

sonra kapılacağım başkasını kapmamış bir rüzgara ve benden sana ulaşana kadar değmesin isteyeceğim kimseye,azalmasın hızı ve hissi.belki küçük bir kaç ağacı dalgalandırır biraz sadece o da sana yaşam gücü ve suratına gülücük getirsin diye.başkasına iznim yok.ne toprağa,ne bir canlıya ne de başka bir rüzgara
sadece uçlarını eskittiğin tırnaklarına değsin...

22 Mayıs 2010 Cumartesi

ya evde yoksan?

emin olamamak elimi kolumu bağladığında içimden gelen kaygısız ol! komutu kalbimi dövüyor bir çocukmuş gibi.bir kaç tuşa basmak o kadar kolayken dayak yiyenin sadece kalbim değil ruhum da olduğunu farkediyor ve meşgaleler icat ediyorum hapisteymişcesine.kaç raund acaba bu ruhumun dövüşü?sayıyla mı nakavtla mı yenilecek bu şikesiz ama yenilgiye mecbur karşılaşmada?kenardan dayak yerken birisi bakacak mı acıyan gözlerle içine içine o ruhun?

meymenetsiz sorular.

21 Mayıs 2010 Cuma

dağ pasteli

son kayayı tuttum.kendimi yukarı çekmekte zorlanmıyordum fakat dirseklerim ve dizlerim olmadığı için kıvrımlandıramıyordum vücudumu.ayaklarımı yan döndürerek bir pergel gibi yay çizdim ve yatay durumda kendimi kayanın üzerine attım.
ayağa kalktığımda bunu neden yaptığımı sorguladım ama bulamadım çünkü eklemlerimin dışında aklım da yoktu artık.bu uçsuz bucaksız toprakların tek delisiydim -ki benim tarafımdan bakıldığında efendisiydim- ve dünyanın en büyük dağının yanında tepecik sayılacak bir yere tırmanmıştım ki benim tarafımdan bakıldığında dünyanın en yüksek dağından da yüksekti.eğildim ve tırmandığım yolda bıraktığım renkleri bir şeye benzetmeye çalıştım.arada ufak bir köpek dışında anlam verebildiğim bir şekil yoktu ama güzeldi geneli anlaşılamayan tablolar gibi.

pastel çocuk olarak çıktığım ilk yükseltide deliliğin verdiği cesaretle bağırdım.duyanlar olduysa da ne dediğimi anlamadılar.anladılarsa da ben deliyim,

yargılayamazlar.

19 Mayıs 2010 Çarşamba

yok

sözlükten öylesine bir sayfa açıp okumaya başladım.x harfine denk gelmişti açtığım sayfa ve şaşırmıştım doğal olarak.sayfada kocaman bir x vardı ve diğer sayfada açıklaması şöyleydi:

x aslında o dur ve o harfinde bulunmayan o'yu temsil eder.sen ve diğerleri sürekli onu orada ararsınız ama aslında o buradadır sadece bakmak aklınıza gelmez.


olmadığını düşünmek bir şeye yapacağın en büyük haksızlıktır.

18 Mayıs 2010 Salı

pencereyi kapat


o kadar küçük bir böcekti ki başta parmağımdaki bir leke sanmıştım.duyduğum belli belirsiz seslerin ondan geldiğini anladığımda şaşırmıştım.
klasik bir böcek gibi davranmıyordu.bedenimden kopmuş bir parçaymışçasına üzerimde konduğu hiç bir yerde rahatsız da etmiyordu beni.şeklini algılayamıyordum ama mutlu olduğunu hissediyordum.başıma gelen her şeyin bu hissiyatlardan geldiğini düşündüm ama ne yapayım ben böyleyim dedim ve izlemeye devam ettim.daireler çiziyor sanki ilgimi çekmeye çalışıyordu.çıkardığı sesi algılamaya çalışıyordum fakat daha önce duyduğum bir şey değildi,kaydetmek istedim ama sonra anlamsız geldi çünkü isim koyamayacaktım.
yanağıma konduğunda göremedim onu.rahatsız etmek de istemedim ama çok uzun süre geçmişti ve kımıldamıyordu.sadece oradaydı biliyordum.

bencilce yıllardır yapmadığım şeyi yaptım;iki damla gözyaşı akıttım yanağımdan ve o pencereden uçup gitti.

adlandıramamak hayatımın en büyük sorunuydu...

17 Mayıs 2010 Pazartesi

ben de ki

ben de dememişti.
aslında belki demek istemiş ama dememesi gerektiğini düşünmüştü ki doğruydu.ama özlemek yarısıydı ve yarasıydı herşeyin.

zaten her şey yarım bile değildi

azdı...

kötü günler


kaybetme ihtimal aralığım çok geniş olan durumlarda hep kaybettiğim için umutsuzluğum had safhadayken ve sen virajlı bir yoldan gelen ışığını arada sırada gördüğüm bir 'araç' gibi bana sadece istediğin zaman göz kırparken nasıl koşarım huzura erdiğim ağacın gölgesine doğru? neye güvenirim ve hangi gözyaşım akarak bir kayıkla sana gelebileceğim bir ırmağa dönüşebilir?


sen ki hiç yaşamamış birinden tek farkımsın...

16 Mayıs 2010 Pazar

a r a


k e l i m e a r a l a r ı n d a b o ş l u k b ı r a k m a z s a m b e l k i b i z i m a r a m ı z d a d a b o ş l u k k a l m a z

15 Mayıs 2010 Cumartesi

afaroz


dünyanın en güzel dininiden afaroz edildiğim bugün sizin bayramınızdır.çıkın hadi ortaya pusuda bekleyen feyk krallığın çakma soyluları.çıkın ve salının ortalıkta ki samimiyetsiz erkekliğimle döveyim aynalardan ayıramadığınız bedenlerinizi.nasıl olsa anlayamayacaksınız neyi kaybettiğinizi ve benim neyi kaybetmiş olduğumu.

gün sizin gününüzdür..

14 Mayıs 2010 Cuma

ahmak ıslatan


iki gündür güneşliydi.eskiden trt2 de resim yapan bonus saçlı bob ross tabloları gibiydi buralar.arada sırada ellerinde bir dal parçasıyla yokuş aşağı koşturan çocuklar bile vardı kurgusal bir şekilde.ağaç hatminin üzerindeki çömleklere kuşlar girip çıkıyor ve içerdeki boğazlarını yırtarak bağıran yavrularını besliyorlardı.her şey küçükken okuduğumuz kitaplardaki tasvirlere uygundu yani.
bu tablo içinde bir adam bahçede elleri cebinde dolanıp durdu iki gündür.sadece yemek yedi,duş aldı,düşündü ama düş almadı.hep göğe bakıyordu,medet umduğu,beklediği bir şey var gibiydi ama sorsanız inkar ederdi.

gecenin ikisinde kısa süren bir sağanak yağdı
göğe baktı,güldü ve kurulanmadı hiç.

13 Mayıs 2010 Perşembe

li(v)e

halat 2


kolum halatın ucunda benden uzaklaşırken yüzünü gördüm
gülmüyordu

kolum hem yoktu hem acıyordu.birisi bile yeterdi oysa...

11 Mayıs 2010 Salı

ev


tavan çok yüksek olmasına rağmen oradan sarkan tek ışıkla aydınlanıyordu geniş oda.tabi odanın tümünü aydınlatmaya yetmediğinden büyüklüğünü kestiremiyordum,sadece arada sırada sesler çıkardığımda yankının frekansından anlıyordum büyüklüğü.ışığın etrafında dönüyordum cesaret edemediğimden uzaklaşmaya.ne kadar uzaklaşabileceğimi bilememekle ne kadar uzaklaşmak istediğimi bilememek arasında kalmıştım.

birden 'git' dedi.

neyin konuştuğunu anlamamakla birlikte hiç yankı olmaması beni şaşırtmıştı.korkmaksa yersizdi şu an korktuğum başka bir şey vardı ve başkasına yer yoktu.

cevap vermedim ki zaten ne olduğunu da bilmiyordum.kasvetli de gelmiyordu oda bana.

ani bir hareketle lambayı kırdım ve oturdum.


bana kimse ne yapacağımı söyleyemezdi.

10 Mayıs 2010 Pazartesi

halat

ucundakini gördüğümde hiç düşünmeden bileğime dolamıştım.sihirli olduğu söyleniyordu ama başta 'ne olabilir ki? sonuçta bir oyun' dedim.duruyorduk öylece bağlanmış bir biçimde.halat aynı zamanda iletişimimizi de sağlıyordu.diğer özelliği de çok uzun olmasıydı.zaten sihirli olmasına inandıran da buydu bizi.

kopmuyordu

üzerinden arabalar,gemiler geçiyor,yangınlara rastlıyor,kemirgenler tarafından ısırılıyor ama kopmuyordu.sadece bizim kesebileceğimiz söylenmişti ama neden keselimdi ki?

derken bir gün o aniden yürümeye başladı.hazırlıksızdım ve dengemi kaybedip düştüm.yüzüstü düşmüştüm,kalkamıyordum.çakıltaşları ağzıma yüzüme girmekle kalmamış birkaçı kalbime kadar girmişti ama şikayet etmiyordum,halat sağlamdı.

sonra çözümü buldu birisi.keskin bıçağını çıkardı ve kolumu kesmeye başladı.


bıçak kemiğimi keserken acı duymuyordum.tek düşüncem onun yüzünün gülüp gülmediğiydi...

9 Mayıs 2010 Pazar

beraber


'bugün de kaybolduğum günlerden biri'




benim de...

7 Mayıs 2010 Cuma

güzelbişeyship

hep güzel şeyler var senle ilgili kafamda.taa en başından güzel mesajlar,basit oyunlarla süslü,uzaklık kovucu paylaşımlar.merakla birlikte tutkulanmış ve tutkallanmış iki gülümseyen surat.

hep güzel şeyler oldu sen ve ben görüştüğümüzde.punduna getirip ilk aradığımda sesinde duyduğum o ton hiç kaybolmadı.hep güldün ve hep güldüğündendi yanımda oluşun.yanlış bir otelin resepsiyonunda muhtemelen tanımadığımız bir adamın yediği kabak çekirdeklerimizle bile eğlendik.ilk gördüğümde ilk görüşün değilmiş gibi sarılmandır beni bulutlara çıkaran ve bir daha indirmeyen.bulutlara en yakın olduğumuzda çektiğim kokundur hala burnumdan gitmeyen.en saf ve zor gidiştir gözümde son anonsa zar zor yetişen gidişin.

hep güzel şeyler devam etti sonrasında da bazen çok yorulsak da pastel çocuğa renkler veren kibritçi kızı sevdim.hiçbir işe yaramayan kanatlı hayvancıklar bile oyunumuz oldu,hayatımıza girdi.sana gelen her yol yürümek için bile keyifliydi-kamyon gördüğümde aklıma birinin gelmesi evrensel bir saçmalıkken bende öyle değil-senden uzaklaşan her yoldan dönmek istedim ben.

hep güzel şeyler oldu senle ilgili ve olacak da.

ki...

turuncu devrim


biriktirdiklerini yakmaya kıyamamak
yaşanmamış ve yaşanmayacak günleri bile..

6 Mayıs 2010 Perşembe

vücut iklimimin kimyası

kimyasal savaş başlayalı henüz birkaç gün olmuştu.gaz maskelerimizin suratımıza yapıştığını hissetmemiz onları çıkardığımızda öleceğimiz gerçeğine yenilmiş,bakıyorduk birbirimize.bakışlarımızın arasına giren maskenin saydam gözlükleri ifadelerimizi tam olarak anlatmamızı engelliyordu fakat bazen hala gülümsediğini görüyordum.

sığınakta güçlü kalmam çok zordu.gaz her tarafımdaydı ve ona ulaşmamı da engelliyordu.o gazdan etkilendiği için başka bir durumdaydı ve gün içinde bazı bölümlerde dediklerimi anlıyor ve gülüyordu.güldüğünde anlıyordum sadece kafasının benimle olduğunu çünkü gaz onu mutsuz eden bir madde barındırıyordu.kimyam zayıftı ve kestiremiyordum ne olduğunu,sadece gaz bana ulaşırsa benim değil onun öleceğini bildiğim için kendimi koruyordum.onu ise sadece mutsuz ediyor,öldürmüyordu.bu denklemi çözmek beni o kadar da sevindirmemişti.


savaş sürüyordu ve ikimiz de yaşamalıydık...

5 Mayıs 2010 Çarşamba

hıdır'a

1000 e kadar sayamam ben dedi.herkes sayabilir ama saymamıştır çoğu insan demek istedim ona ama daha işime gelen bir cevap buldum;

-beraber yürüyelim mi? adımlarımızı sayarız 1000 adım olunca dururuz?

ilgilenmemişti.oyunları seviyor fakat içinde belli bir sınır olunca baştan soğuyordu.

-hani sayılar yoktu? dedi

haklıydı bu ülkede sayılar yoktu ve ben 1000 in az ya da çok olduğunu kestiremiyordum.onunla 1000 adım el ele yürümek kısa ama onu 1000 saniye görmemek çok uzundu.uzaklıklarla ilgili her şey çok,yakın olduğumuz her süre azdı.

sonra sustu ve ben cırcır böcekleri ve yıldızlar ne kadar çok diye düşündüm.gül ağacının dibine resmini koydum ve iç huzur dileyip uyudum..

4 Mayıs 2010 Salı

çiçekten karıncaya


ona tam kapının üzerinden sarkan ve çiçekleri karnıbahara benzeyen şımarık bitkiyi anlatırken birden gidiverdi...

ben de atlı karıncaya binip o dönene kadar döndüm


dönüyorum..

3 Mayıs 2010 Pazartesi

son günümün ilk nefesi

uyumamıştım.bazen yakın olabilen ülkenin nadiren uzaklaşabilen leydisini ziyaretimin son günüydü.aslında tüm ziyaret boyunca onun benim ülkeme geldiği ve beni ziyaret ettiği hissiyatıyla dolmuştum.o kadar iyiydi ki..

başımız derde girmişti ve bana hissettirmemişti bile.ruhsuz şövalye ziyaretimi öğrenmiş ve saldırmıştı tüm gece ve gündüz ama o bana hissettirmemişti sırtına atılan okların acısını.biz yan yana birbirimizi ararken aslında herkes de bizi arıyormuş akılsızca.bulsalardı da göremezlerdi ya.

şimdi gidiyorum ve biliyorum ki kaleye kapatacaklar onu.aslında o mu kendini kapatıyor yoksa bunu başkaları mı yapıyor tam çözemediğim bu ülkeden yine de isteksiz ayrılıyorum.ve ona ulaşamadığımda ne onu arayacak adamlarım ne de bunu anlayan bir aklım var.sadece buralarda ona bakacak küçük bir pastel ruh bırakıyorum.

sadece o görsün ve gülsün diye.


-neden gülüyosun?
-bisey yok ki...

1 Mayıs 2010 Cumartesi

hiç gıcırtısı

hiçliğin bir parçasıydım ben de.karartıyordum geçerken o sahili ve bu onun için bir çevre felaketiydi.ben ben derken o da hep ben diyordu karanlığın sebebiydik kendimizce ve kızıyordu o.sor dedi danıştığım tek ses.sor ona ve sen rahatla dedi ama sormak cevaba hazır olmayı gerektirirdi.

ben ki daha doğmaya hazır değilken doğmuştum...