umur nerede acaba diye sormuş hatta bir de beyin şeması koymuştum.çok yanlış yerlerde aramışım.umur kalpteymiş bugün anladım.
kalbimizde olmayan umrumuzda olmuyormuş.
umur nerede acaba diye sormuş hatta bir de beyin şeması koymuştum.çok yanlış yerlerde aramışım.umur kalpteymiş bugün anladım.
kalbimizde olmayan umrumuzda olmuyormuş.
resme göre şemsiye olmak istiyoruz hepimiz ama bazen çanta,bazen ayakkabı ve çoğunlukla da o belden sarkan kuyruğumsu ip olabiliyoruz.ama başkalarının şemsiyesi olduğumuz için bu döngü devam ediyor.
ben mi neyim?
bu aralar bu resimde yokum

üçünçü tekil şahısların başrolde olduğu bir gecede birinci ve ikinci tekil şahıslar olarak konuştuk ve eğlendik.daha önce birinci çoğul şahıs olduğumuz üçüncü tekil şahıslardı bunlar ve aslında karşılıklı olarak hiç görmediğimiz hatta gördüğümüzde mesafe koyup ikinci çoğul şahıs şeklinde hitap edeceğimiz insanlardı.ama sanırım ikimiz de görmek istemiyorduk. yani en azından birinci tekil şahıs öyle düşünüyordu.
birinci tekil şahıs olmama rağmen birinci çoğul şahıs gibi hissettiğim bir başka geceydi kısacası.ve kısaydı
kimsenin kilidini açamadığı kapı bana aralanmış,içeri girmişim,karanlığa gözüm alışmış,korkularım azalmış,ısınmışım ki ellerim hiç ısınmaz birisi tutmadıkça
birden birşey olmasını beklediniz değil mi?
ben de bekliyorum size ters açıdan izlesem de.
adını hiç bilmiyordum.zaten birkaç tanesi dışında hiç çiçek ismi bilmem.istemsizce eğilip kopardım.istemsiz çünkü o kadar güzeldi ki almam gerektiği içgüdüsüyle birden yapmıştım bunu.
-beni öldürdün. dedi birden
hiç böyle düşünmemiştim ve bir kaçış aradım
-bak bir sürü yaklaşıyor buraya doğru,seni ezeceklerdi veya yiyebilirlerdi bile oysa ben seni sevdim dedim
-ama o zaman bir şansım vardı az da olsa,şimdiyse hiç yok.beni öldürdün
saçmalamaya başlamıştım.acemice toprağı eşeleyip onu tekrar dikmeye çalıştım,su aradım
-çabalama dedi.zaten bana dokundun ve sana alıştım.kızmıyorum ama sevmiyorum da seni.çabalama
elimde adını bilemediğim çiçekle kalmıştım.
sürü yön değiştiriyordu
zeus yıldırımlarını gönderdi,volkanlar patladı.gök simsiyah oldu,kılıçlarını kuşanmış yüzbin atlı ve hayatın gerçeklerini fırlatmak üzere bekleyen sayamadığım kadar çok ve göremediğim kadar uzak tanrı karşıma geçti.adalet yoktu çünkü zaten hepsini ben yaratmış,beslemiş ve büyütmüştüm.ve onlarla o kadar meşguldüm ki yalnızdım hatta ben bile yoktum.kalbim öylece durmuş ve attığını belli etmemeye çalışırken beynim bir tepeden olanları gülerek izliyordu.sen yaptın dedi.yarattığınla savaş ya da yaratamadığınla yüzleş.kendinle övündün,aşkınla gurur duydun,gözün boyandı,egon şımardı.ama şimdi dövüş karşındakilerle,dövüş ki ne kadar güçlüsün bütün ahali görsün.ama aslolan şudur ki:sen gör güçsüzlüğünü ve tanrının affediciliğini.gör,çünkü artık genç değilsin ve dünya da senin kadar yaşlı,kibirinden kaynıyor ve boşvermişliğinden ısınıyor senin gibi.beraber var olacak veya beraber yok olacaksınız.dövüş şimdi göğüs göğüse hiç göğsü olmamış tanrılarla.kazan kazanabilirsen hiç kazanamadığın savaşı hep kazanmış kalplere karşı.ve öl ki senden sonra ne olduğunu bilme.çünkü bildiğin bile seni ve onu yaralayacak.
savaştım,öldüm ve bildim
birkaç gün koşturacağız orada burada.sığınmak için,durmak için bir yer var kafamda.ilk durak yarın
(belki dedi bir fısıltı)

o ve ben buradan giderken ve dönüşümüzü düşünmezken,kırdığımız ve kırıldığımız kalpleri geride bırakmaktan çekinmeyeceğiz.o ve ben buradan ancak ayrı ayrı gidersek bıraktığımız birer kalp için üzüleceğiz.ama bunları düşünemeyecek kadar neşeli bir gün.yağmura,yorgunluğa ve karşılıksızlığa rağmen neşeli bir gün.
rağmen diye bir süper kahraman olmaz değil mi?
rudolph çoğu insanın taht olarak algılayabileceği koltuğunda tek başına düşünüyordu.şaşırmış gibiydi fakat dışardan bakan biri onu sinirli diye tanımlayabilirdi.'elis'i düşünüyordu.ona yolladığı son mektuba cevap vermemişti ve bu rudolph'un göğsünde bir ağırlığa sebep oluyordu.aslında bu ağırlık bir gece önce aralarında birkaç metre olmasına rağmen ona sarılıp uyuyamamasından beri oradaydı.ama bunu ona söyleyememişti.belki elis bunu ister diye küçük bir umutla bekledikten sonra göğsündeki ağırlığa sarılıp uyumak zorunda kalmıştı.tabi bu isteği elis'e iletmemesinde onları bir iskoçya gezisinde tanıştıran shelby'in de orada olmasının da etkisi vardı.
birden rudolph nasırının sızısını hissetti.'en azından başka bir acıyı da hissedebiliyorum bazen' diye içinden geçirdi.bir sigara yaktı.birkaç fotoğrafına baktı elis'in hiç beğenmediği ama çok güzel olduğu.banyoya gidip sigarayı küvete attı.aynaya baktı.karşısındaki adam ona hafifçe gülümsedi fakat o en ufak bir dokusunu bile oynatmamıştı.
yavaşça yatağa doğru yürüdü.göğsündeki ağırlığa sarıldı ve uyudu