13 Ocak 2012 Cuma

Ama yoksun


Sabahın beşinde İstiklal'deki kadın ''Sana şarkı bile söylenmez'' dediğinde, kronolojik olarak düşündüğüm her şeyin başındaki ve sonundaki kadın aynıysa, ya gidip bir türkü daha tutturayım en hasretlisinden, ya da kalkıp geleyim beyazını bulamadığım mor papatyamsıların suyunu değiştirmeye.
Sen olsan, ''boşver uyu'' derdin. Yazının başlığını şimdi oku.

12 Ocak 2012 Perşembe

Üşümek

Kuduran bir insanın yaşadığı safhalar gibi günler. Yirmi milyonluk şehirde O'na rastlama isteğiyle karışık kaçış hali, tutamadığım ellerinin fotoğrafları ve ben üşüyoruz. Fotoğraf üşümez demeyin, bir hafta önce ruhum da üşümüyordu ve o zaman 'ruhlar üşümez'di. Saatleri geri alan sistem, ayları da alır mı gidip sıfır meridyeninde kendimi yaksam? Üşüyorum ve kendimden başka yakacak bir şeyim yok.

11 Ocak 2012 Çarşamba

telefonumun pilinin bitmediği tek gün

Gargamel, bir dolunay kılığında gelip yeryüzünde kalan son şirini alıp götürdüğünden beri tek hobim susmaktı. Susmayalı uzun zaman olmuştu, ya da bana öyle geliyordu ki bana gelen tek şey de buydu son zamanlarda. Hayatımın en kötü gecelerinden birinde o ağır dediğim yorganın altında üşüyerek uyudum. Rüyamda sarılarak soğuktan korumaya çalıştığım tombul kedi konuştu benimle. ''Üzülme'' dedi sahibi gibi. Oysa şimdiye kadar ben sahibine demiştim hep bunu. Ki o üzülüyordu, ben üzülüyordum, belki kedi de üzülüyordur. Sonra sabah kalkıp 10 yıldır dinlemediğim, hayatımın en acılı şarkılarından birini dinledim.

http://www.youtube.com/watch?v=foT91E_3kMc

10 Ocak 2012 Salı

Bir arabam yok

ki binip gideyim buralardan. Diyeceksin ki başkasının arabasına bin git ama istediğim o değil. Üstü açık bir arabayla kaçarken altı açık hayallerimden, yüzüme gerçek bir rüzgar vursun istiyorum. Omzumda kalan gözyaşlarının oluşturduğu bulutların rüzgarı daha güçlü çünkü ve yakıyor yüzümü.

Bir daha hiç.. ile başlayan yüzlerce şey sıralayabiliyorsam peşinden ve sıraladıklarım bir sıra dayağından geçiriyorsa kalbimi, sen küçük burnunla güzel gözünün arasındaki hatta seyreden damladan kıymetlisin demektir benim için. Bir arabam olsaydı ve üstü açık olsaydı ve kaçabilseydim, şu an ayağa kalkar ve göğsümü de açardım rüzgara. Göğsüne yapıştırdığımda kalbinin ne kadar hızlı attığını anladığım, senin öptüğün ve şimdi içindeki nefesi tutmak isteyen göğsümü. Yıllarca sarhoş bedenleri döven, içindekini bir matruşka gibi kat kat zırhın içine saklamış, ama senin tek bir gülücükle açtığın göğsümü. Ve bağırırdım; ''Ey yüzyıllardır her yere giren, her yerde esip gürleyen rüzgar, bir gülücüğün yok ki giresin bu çıplak göğsümden içeri. Ağzının bir kıvrımı yok ki zırhlarımı delip giresin. Git ve kudretini sına çünkü artık masallar yok, ve masallar yoksa rüzgara ihtiyaç da yok''

Bir arabam yok. Ama yine de rüzgara artık ihtiyacım yok...

9 Ocak 2012 Pazartesi

Sahipsiz masallar da yazarım inanmasan da


O'na yazdığım her masalı önce anlatmıştım oysa ki. Ben de tüm masallarımı O'na yazmak istiyordum ama hayat karmakarışık ve kalabalıktı. Baktığım yerde O'nu görebildiğim her zamanda mutluydum, ama ikna edememiştim işte.
İkna olmadan da uyumuştu. Beni uyku kadar sevmesini istedim, uykusuzluğunu gördüğüm için. İnandırabilmek için bir rüyaya sızmak için konuştum uykuyla, ama sonra vazgeçtim. Yorulmuştu bir kere rüyasına girdiğimde, korkmuştu. Çok az şeyden korkuyordu -çok az şeyi sevmesi gibi- ve üç gündür yağan yağmur da işe yaramayacağını söyledi. Islandım daha terim soğumadan.
Çünkü yorganım kalın demiştim sana..

29 Aralık 2011 Perşembe

elma şekerinin etkisizliği

masallar prensesi o kadar üzgündü ki alt dudağını ormanın en büyük arısı sokmuş gibi sarkıtmıştı. mutsuzluğu çok zor ve alışılmadıktı, o kadar uzaktı ki bu durum, onu tanıdığında içinde olduğu karanlık orman bu halini görse sevinirdi.
seni özledim'in sonuna tamam mı? koymuştu ki, kendini zorda hissetmesin. herkes gibi ve herkes kadar özlenmek istiyordu ama bunu sağlamak kırk çeşit baharatla yapılmış bir iksirin içinden karabiberi ayıklamak kadar zordu. eve döndü ve uyudu, veya uyuyormuş gibi yaptı.

o görüyormuş gibi..

30 Eylül 2011 Cuma

masalın devamı


hiç prens olmayan kurbağa ve prenses gülerek yürüyorlardı. el ele olmadıklarından bazen araya bir dağ giriyor, o dağın iki yamacında yürürken birbirlerini göremiyor, fakat sonra tekrar buluşup gülüyorlardı. ayrı kaldıklarında hep kedileri ve köpekleri seviyorlardı, her ikisinin de sevdikleri olduklarından.
yürüdüler, yürüdüler ve hiç dağ olmayan bir yere geldiler. çöl de değildi burası ama tam ortasından büyük bir nehir geçiyordu. kurbağa prensese 'ne zaman?' diye sordu. 'bilmem' dedi prenses. köpekler havladı, prenses onlara doğru koştu.
kurbağa bir daha öpüldüğünde prens olacağını düşündü ve yavaşça yürüdü. köpek yine havladı...