28 Mayıs 2010 Cuma

manifesto


yasakladıklarınız -ki klişe olmaması için desteklediklerimdir- düşünmenizi ve düşlemenizi engellediğinde beni unutun.unuttuğunuz ben buna tabi ki katlanacağım.sadece bir dağ varsa ona tümsek demeyin,bir okyanus varsa ona ırmak demeyin.büyüklüğünü kestiremediğim her şey küçülttü beni şimdiye kadar.en çok da sevgiler.

korkmayın.ben zaten korkuyorum sizin yerinize de.defansın tüm önlemlerini alıyorum ister istemez çünkü sevginin gereğidir bu diyor bana fısıldayan çiçek.ama çiçeği de çok büyütmeyin çünkü canlı doğasında her şey ölüme bakar.


sormayın da hiç bilmiyormuş gibi.oyunlarım yoruyorsa benim de yorulup yorulmadığımı irdelemeyin bir psikolog edasıyla.net olun ki ben de oyun alanımı bileyim ve gücümü göreyim elimdeki sopayı fırlatabileceğim limit gibi.bana sorarsanız sonsuzdur hep çünkü.




o zaman usanmış bir adam olarak sakının benden.ellerime bıraktığınız karşılıksız çeklerin hiçbir değeri yok gözümde.ve onları bile bozdurabilecek itibarım var bazı bankalarda.sadece kötü bir adam olmayı becermek bir plan olarak içimde yer etmese de artık daha çok dışımı hissettiğimden uyacağım tabiatın sizden bana yansıttığı isteğe.yakalım yıkalım ve şanımız yürüsün hissettiklerini değil duyduklarını yapanların krallığında.o kadar çok ve kirli şey duydum ki sıraya koymak ve taklit etmek zaman alacak.




beni yarattığınız için tarih belki size teşekkür edecektir ama kim olduğunuzu asla bilemeyecektir...

26 Mayıs 2010 Çarşamba

frak sıkıntısı

beni tedirgin eden şeyi bulmuştum.bir erkek için alışılmadık durumdur genelde dizlerinin arkasına kıyafetinin bir parçasının değmesi.belki de sünneti çağrıştırıyor diye düşündüm durumu anlayınca.uzun bir gömlek giyersin kesilmeden hemen önce ve o huzursuzluk anıdır.az sonra başına gelecek olan şey başına gelmeden de hayatını devam ettirme isteği gibi bir his.
pek alışkın değildim davetlere zaten.ne yediğim şeyleri anlıyordum,ne de içkiden zevk alıyordum.evde olsam ne biçim girişirdim her şeye diye düşündüm ama bu düşünceyi bile duyup da benden tiksinmiş gibi geldi etrafımdakiler.oysa emindim onların da evde benim gibi yiyip içtiklerinden.ama ben de öyle birini görsem şu ortamda tiksinmiş gibi bir bakış atarım diye düşündüm.insanoğlu iğrenç bir yaratıktı.

artık harekete geçmeliydim.masa çok kalabalıktı ve en aristokrat insanlar o masadaydı sanırım,çünkü herkes oraya bakıyor ve bir şekilde yanaşmaya çalışıyordu.benimse itibar veya ihtişamla bir derdim yoktu.sadece dünyanın en güzel kadınını dansa kaldıracaktım ve bunun için gerekli cesareti alabilecek kadar içmiştim.içkiden cesaret aldığın için cezalandırılabilirsin dedim kendi kendime.insanoğlunun bir kez daha iğrenç bir yaratık olduğunu tam düşünecekken ona baktım ve vazgeçtim.

usulca kalktım ve kararlı görünmeye çalıştım.göğsümü öne atıp bir horoz gibi yürüdüğümü düşünüp aptalca bir refleksle düzeldim.kendin ol,kendin ol,kendin ol diye söylenerek masaya ulaştım.yanındaki bol apoletli adam kulağına dinlemediğini düşündüğüm -en azından arzu ettiğim- bir şeyler fısıldarken bana baktı 'bekle' der gibi.bekledim çünkü bakıştaki o emir vurgusu sonrası gelen itaat o an ayağınıza batıp kaskatı kesilmenize yol açan bir okyanus balığı gibiydi.

-evet? dedi.aslında soru cümlesi gibi söylememişti fakat sesi o kadar güzeldi ki kafamda binlerce farklı ton oluştu evet'le ilgili.
-ben' dedim.çok kısa ve kesikti,çünkü soluğum kesilmiş,kafamdaki bir damarın atışının dışardan bile görülebileceği kadar kasılmıştım.umarım zaman durmuştur ve ben cümleyi bitirmişimdir diye düşündüm.
-dans mı?dedi.boynumu oynatamadığım için göz kırptım sadece felçli bir hasta gibi bir kere.damar hala atıyordu kafamda.cevabı duymadan ölmemek için içimden dua ettim.


frak denen komik isimli şeyin kuyruğu dizlerimin arkasına değiyordu salondan çıkarken.ceketimi çıkardım ve bir türkü tutturdum.dünyanın en güzel kadınıyla dans etmiştim ve kimse görmemişti.

o bile...

meyve


hormonlar hayatımızı içten ve dıştan beslerken eğer kurtulmam gereken bir şey varsa bundan kurtulmanın tek yolunun onun içinde olmak olacağını anlamıştım.kurtulmak da istemiyordum aslında ama o istiyordu,o zaman olmalıydı.nasıl olsa başarılı bir bilim adamıyım diye düşündüm.her şeyi yapabilirdim.


hapsolmak benim için katlanılabilir bir duygu değildi fakat buna değecekti.bedenimden ayrıştırdığım işe yarar bölüm sadece bir enjektörü doldurabilmişti ve tüm benliğimi o meyvenin içine aktardım.


az önce içindeydim..

24 Mayıs 2010 Pazartesi

sonra


sonra elimde kalanları topladım.sevmedim onları.sevgim körelmişti ve vermek istemiyordum artık cümlelerimi kimseye.saldırmak ve yenmek de istemiyordum.

öylece durmak.belki kınayacaksınız beni,çabalamadığım için yeterince istemediğimi söyleyeceksiniz.samimi de bulmayacaksınız,o da bulmayacak.ama artık bu o kadar dışında ki yüzü de kararmayacak,düşmeyecek ağzı bir internet ikonunun mutsuz yüzü gibi.kovalamayacak içindeki çelişkiyi,çünkü artık yok ki kafasını bölen,ruhunu kemiren bir fısıltı.

ben mi ne yapacağım?bunu gerçekten bilmek istemem.olacakları önceden bilmek hep kötüydü hayatımda.sanırım hayatımın en rüzgarlı dönemindeyim ve dalgalar da kumsaldaki ruhuma hiç vurmadıkları kadar hızla vuruyorlar.

aylar önce sormuştum burada.umur nerededir acaba?

23 Mayıs 2010 Pazar

geçen hafta kötüymüş

yine klavye denen şeyin kodlanmış tuşlarına basacağım uçlarındaki ojelerini eskittiğin ellerine dokunamadığımdan ve sana olan özlemime dair,güzelliğine dair şeyler yazacağım yatay olmayan bu kağıtımsıya ve sen bunu okuyacak mısın ki diye düşünmeyeceğim.bunlar sana yazıldıysa sadece senindir çünkü biriktirip başkasına yazamam.

sonra kapılacağım başkasını kapmamış bir rüzgara ve benden sana ulaşana kadar değmesin isteyeceğim kimseye,azalmasın hızı ve hissi.belki küçük bir kaç ağacı dalgalandırır biraz sadece o da sana yaşam gücü ve suratına gülücük getirsin diye.başkasına iznim yok.ne toprağa,ne bir canlıya ne de başka bir rüzgara
sadece uçlarını eskittiğin tırnaklarına değsin...

22 Mayıs 2010 Cumartesi

ya evde yoksan?

emin olamamak elimi kolumu bağladığında içimden gelen kaygısız ol! komutu kalbimi dövüyor bir çocukmuş gibi.bir kaç tuşa basmak o kadar kolayken dayak yiyenin sadece kalbim değil ruhum da olduğunu farkediyor ve meşgaleler icat ediyorum hapisteymişcesine.kaç raund acaba bu ruhumun dövüşü?sayıyla mı nakavtla mı yenilecek bu şikesiz ama yenilgiye mecbur karşılaşmada?kenardan dayak yerken birisi bakacak mı acıyan gözlerle içine içine o ruhun?

meymenetsiz sorular.

21 Mayıs 2010 Cuma

dağ pasteli

son kayayı tuttum.kendimi yukarı çekmekte zorlanmıyordum fakat dirseklerim ve dizlerim olmadığı için kıvrımlandıramıyordum vücudumu.ayaklarımı yan döndürerek bir pergel gibi yay çizdim ve yatay durumda kendimi kayanın üzerine attım.
ayağa kalktığımda bunu neden yaptığımı sorguladım ama bulamadım çünkü eklemlerimin dışında aklım da yoktu artık.bu uçsuz bucaksız toprakların tek delisiydim -ki benim tarafımdan bakıldığında efendisiydim- ve dünyanın en büyük dağının yanında tepecik sayılacak bir yere tırmanmıştım ki benim tarafımdan bakıldığında dünyanın en yüksek dağından da yüksekti.eğildim ve tırmandığım yolda bıraktığım renkleri bir şeye benzetmeye çalıştım.arada ufak bir köpek dışında anlam verebildiğim bir şekil yoktu ama güzeldi geneli anlaşılamayan tablolar gibi.

pastel çocuk olarak çıktığım ilk yükseltide deliliğin verdiği cesaretle bağırdım.duyanlar olduysa da ne dediğimi anlamadılar.anladılarsa da ben deliyim,

yargılayamazlar.