
üsteleyemedim.hiç
kaçıyordu.
kaçılacak bir adam değildim öpülecek bir adam da değildim ama öpmüştü.öpmek önemliydi ve bunu ona da söylemiştim.her kadını öpmüyordum ,öptüklerimden bazıları da gerçek kadınlar değildiler.
kızıyordu bana.kızdığı ben değildim aslında,benim hala var olmamdı.olmamalıydım çünkü öylesine bilmişti ve öylesine dik kafalıydı ki,sen! dediğimde hayır sen! diyordu
kolumu göğsünün üzerine koydum.benim kafamda gitmemesi,onun kafasında ısınması içindi o kol


'o kadar da değil' in en çok kullandığım laf olduğu günlerde 'o kadar' olduğunu iddia edenler,'o kadar' mı acaba? diye kararsız kaldıklarım ve ben oturmuştuk güzel bir ağacın gölgesine.senli benli olduklarım ve sizli bizli olduklarım haremlik selamlık oturmuşlardı ve diğerleriyle ilgilenmiyorlardı.benimle de.sevmiştim bazılarını ne yalan söyleyeyim,belki onlar da beni.sevgi bitebilen bir şeydi, başlayabildiği için hiç şüphesiz.konuştuk ve sustuk,biz susunca kuşlar konuştu,onlarınki daha iyi bir muhabbetti muhtemelen.gölge hepimize yetmeyince kalktık ve kuşlar da uçtu.
düşündüm de ağaç aslında 'o kadar' da güzel değildi
kayalıklarda oturuyorduk.aslında hep iskelede otururduk ama şimdi iskeleyi yıkıyorlardı.yıllardır kasabanın tüm aşklarının yeşillendiği iskele artık olmayacaktı.
judith az önce bana beni sevmediğini söylemişti.inandırıcıydı.zaten inancımıza göre aşk denizin görmediğimiz bölümünden gelir ve bir esintiyle kalplerimize yerleşirdi.sevmediğini söylüyorsa esintiyi hissetmemişti ve ne yapabilirdim ki?
ayaklarımıza arada sırada değen dalgalarla oynuyorduk judith ve ben.iskeleyi izliyorduk bir yandan da.muhtemelen şimdi elinde balyozla onu yıkan adam da kadınıyla orada buluşmuş,denizden gelecek esintiyi beklemişti.suratında memnuniyetsizlikle vuruyordu tahtalara.
judith ve ben ayrılacaktık az sonra.hiç sarılmamamıza rağmen üzerimde bir saç telini buldum.hemen rüzgara verdim onu
bizi kavuşturmayan rüzgara.